Felsefeyi, insanın içgüdüsel olarak inandığı şeyler için kötü nedenler bulmak olarak tanımlamış. Insan herhangi bir şeye içgüdüsel olarak inanırmış gibi! Insan birşeylere inanır, çünkü onlara inanmaya şartlandırılmıştır. Insanın kötü nedenlerle inandığı şeyler için başka kötü nedenler bulmak işte felsefe budur.
"Ama Tanrı'nın varlığını hissetmek doğal değil midir?"
Denetçi alaycı bir biçimde, "Insanın pantolonunun fermuarını çekmesi doğal mıdır diye de sorabilirdiniz," dedi.
"Öyleyse Tanrı'nın olmadığına mı inanıyorsu nuz?"
"Hayır, büyük olasılıkla bir tane var."
"Öyleyse niye...?"
Vahşi'nin sözünü kesti. "Fakat farklı insanlara farklı gösteriyor kendini. Modernlik öncesi çağlarda kendini, bu kitaplarda tarif edilen biçimde gösteriyordu. Şimdi ise..."
"Şimdi nasıl gösteriyor kendini?" dedi Vahşi "Kendini yokluk şeklinde gösteriyor, sanki hiç yokmuş gibi."
"Bu sizin suçunuz."
"Uygarlıgı suçu diyelim.
Yaşları ilerledikçe insanları dine yönelten şeyin ölüm ve ölümden sonraki şeylerin korkusu oldugunu söylerler. Fakat kendi deneyimim beni şu inanca yöneltti: böyle korku ve düşüncelerden apayrı olarak, dini duygular biz yaşlandıkça gelişme eğilimi gösterirler, çünkü ihtiraslarımız ateşini yitirdikçe, hayal güçlerimiz ve duygularımız köreldikçe aklımız daha rahat işler hale gelir, bir zamanlar aklımızı çelen imgeler, arzular ve heveslerden arındıkça Tanrı, gizlendigi bulutların arkasından görünür, ruhumuz bütün aydınlıkların kaynağı olan bu varlığı hisseder, görür ve ona yönelir, bu yöneliş doğal ve kaçınılmazdır; duygular dünyasına canlılığını ve cazibesini veren her şeyi artık yitirmekte olduğumuz için, o muazzam varoluş artık içsel ya da dışsal etkilerle desteklenmediği için, kalıcı bir şeye, bizi asla yanıltmayacak bir şeye tutunma ihtiyacı hissederiz -bir gerçekliğe, mutlak ve ebedi bir gerçege tutunmak isteriz. Evet, kaçınılmaz bir biçimde Tanrı'ya yöneliriz, bu dini duygu, doğası gereği öyle saftır ve bunu yaşayan ruha öyle bir mutluluk verir ki, diğer bütün yitirdiklerimizi telafi eder."