Nazım ve arkadaşları, "inançlarından vazgeçmeyen, ken-dilerine sadık insanlardı." Onlar, tüm cesur insanlar gibi, "her şeyin maddi dünyadan ibaret olmadığını, keşfedilmeyi bekleyen aşkın bir dünya olduğunu fark etmişlerdi."
Hepsinin de ortak derdi, Tarkovski'nin sürekli hatırlattığı "inançlı olmak" meselesiydi.
"İnanç... Insanın gerçekten sahip olduğu ve onu kurtaracak olan tek şeydir!"
Bu perhiz böbreklerime yaradı. Zaten yaş ilerledikçe yemeyi içmeyi kısmak lazım..."
Nazım, "Böbreklere iyi geliyor," dediği açlıkla boğuşurken, tüm inancıyla Memleketimden Insan Manzaraları'nı ya-zıyordu. Benzer şartlarda yaşayan Kemal Tahir de Karılar Koğuşu'nu.
Hayat, tam olarak sizin ona verdiğiniz değerdir. Ne kadar yaşadığınız değil, nasıl yaşadığınız önemlidir.
Hayatı korunaklı duvarların gerisinden, sıkıcı ve uzun bir hikâye gibi yaşamak yerine bir haiku gibi yaşayanlar. Bir ümidim sizlersiniz.
"Bir şeyi öğretmeye çalışmak öğretmenlerin, psikologların ya da din adamlarının işidir. Seyirci, filmi seyrederken veya yorumlarken, kendisine dayatılan bakış açısına göre değil, dünyayı kendi anladığı ve algıladığı görme biçimine gō-re davranmalıdır."