"Zaman geçiyor, dünya değişiyor ve hayatlarımız yeni ufuklara açılıyor günbegün."
Artık temiz çarşaflar var hayatımızda. Bazen renkli, desenli ve mutlak ütülü...
"Ama bir şeyler kalıyor geçmişten, bir türlü kabuk bağlamayan ve inceden sızlayan bir yara gibi. "
Yerimiz farklı, yönümüz farklı. Bu şehre, mekânlarımıza, meydanlarımıza farklı yerlerden bakıyoruz. Bu yüzden ayrı şeyleri görüyoruz. Biz Bankalar Caddesi'ne baktığımızda ilk sevgilimizi hatırlarız, siz ilk banka hesabınızı. Biz Emek Sineması'na girdiğimizde, ilk hangi filmle ruhumuzun savrulduğunu düşünürken, siz "Daha önce niye fark etmedik buradaki rantı," diye hayıflanırsınız.
Tıpkı İstanbul'a baktığımızda gördüğümüz şeyler gibi. Biz denizin kokusunu, siz hafriyat tozunu çekersiniz içinize. Biz ışıltılı gökyüzüne dalıp giderken, siz emsal kat peşinde koşarsınız. Bizi anlayamazsınız. Hiçbir zaman da anlayamayacaksınız. Size tuhaf geliyor takıntılarımız, vazgeçemediklerimiz. Şaşarak baktığınız ruh hallerimiz.
Hacı Bektaş-ı Veli'nin kendine niye böyle bir coğrafyayı seçtiğine şaşardım en çok. Bir de Ulaş'a. Güler yüzlü, mütevazı ve cesur. Ulaş'ın lakabının "Fukara" olduğunu biliyordum. "Insan yaşadığı yere benziyor demek ki," diye düşünmüştüm.
19 Şubat 1972... Ulaş gardaş... Sulucakarahöyük'ün Topain köyünde başlayıp ODTÜ'ye uzanan, oradan Istanbul Arnavutköy'de sabaha karşı biten yirmi beş yıllık bir ömür. Genç gövdesinde yaşı kadar mermi izi...
"Kızdan erkekten, yaşlıdan gençten, yan yana durandan, birlikte yürüyenden korkanlar! Hâlâ anlamadınız mı, biz kesmik unun ekmeğiyiz. Sizin pazarınızda para etmemek bize ancak gurur verir. Kızlarımız ve oğullarımız yeryüzü sofrasının en has ekmeğidirler. Biraz buğday, biraz arpa, biraz da çavdardırlar. Bazen Deniz, bazen Mine, bazen de Aleida'dırlar. Kızlı erkeklidirler yani. Umudumuz onlardır..."