Bazen kitaplar hakkında yorumlarımı yazarken ‘Yahu bu kitabı eleştirme cesaretini nereden buldun!’ derim kendi kendime. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’yle ilgili tam da böyle düşünmekteyim. Yine de yazara, kitaba hatta kitaptaki karakterlere bile saygı duyduğumu belirterek defterime karaladığım bir kaç cümleyi buraya da yazmak istedim. Belki birilerinin bu güzel kitabı okumasına vesile olur.
Bazı zamanlar okuyucu olarak Türk edebiyatına gerekli özeni göstermediğimi düşünürüm. Halbuki sanat alanında en güçlü olduğumuz alandır bence edebiyat. Dünyaca tanınması gereken kitaplarımız, yazarlarımız mevcutken dünya sahnesinin bir adım gerisinde kalıyoruz genellikle ancak Saatleri Ayarlama Enstitüsü ülke sınırlarını aşarak birçok dile çevirisi yapılmış, kültürel hazine değerinde bir eser.
Çocukluk, gençlik ve yetişkinlik dönemleriyle bizi Tanzimat döneminden alıp Cumhuriyet dönemine taşıyan Hayri İrdal’ın dilinden yaşamına, o yıllara konuk oluyoruz. Kim olduğunu, ne yapması gerektiğini bilmeyen, var olduğuna dair inancını bile zaman zaman yitiren bu adamın kendi iradesi dışında sürüklendiği hayatında, Doğu kültürüyle uygulanmaya çalışılan Batılı yenilikler, zaman mekan, para ve menfaate göre değişen insanlar anlatılmakta. Hayri İrdal hayatı gözlerinin önünde hızlı bir değişime uğrarken, kendi yaşamı karşısında yalnızca hayret etmekle yetinen, herkesin yeniye bir nefes sürede uyum sağladığı yerde oyunun dışında kalan, kafası karışmış, kendi yaşamı üzerinde hak iddia edemeyecek kadar oradan oraya sürüklenen bir karakterdir.
Peki kitapta bizlere böyle bir karakterin hayatını okutan ne? Sanırım kitabın en güçlü yanı da bu; Hayri idral’ın çevresinde yaşananların kendi ağzından ironi dolu bir üslupla anlatılması. Olaylar, kişiler, kurumlar, duygular, Hayri İrdal ve Halit Ayarcı
En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.