Yıllar önce Abdulfettah Ebu Gudde’nin Zamanın Kıymeti kitabını ilk kez elime aldığımda, neyle karşılaşacağımı tam olarak bilmiyordum. Fakat kitabı okudukça, kelimelerin bende bıraktığı etki sandığımdan çok daha derin oldu. Kitap, sadece zaman kavramına dair bilgiler sunmuyor; insanın iç dünyasında güçlü bir sarsıntı uyandırıyordu. O dönem hayatımda birçok şeyin hızla akıp gittiğini fark ettiğim, fakat bunu değiştirmek için yeterince bilinçli olmadığım bir zamandı. Zamanın Kıymeti, işte tam o noktada beni durduran, düşündüren ve yeni bir farkındalık kazandıran bir kitap oldu.
Yazarın geçmiş ulemanın hayatlarından verdiği örnekler, ilk okuduğumda beni adeta utandırmıştı. Bir dakikayı bile boşa harcamamaya çalışan, yürürken bile kitap okuyup düşünen, uykusundan bile fedakârlık eden bu insanların hayatı, kendi yaşantımla keskin bir şekilde karşıma çıkmıştı. O günden sonra zaman algım değişti, kendime, “Ben vaktimi gerçekten nereye harcıyorum?” sorusunu daha sık sormaya başladım. Belki de bu kitap, ilk kez zamanı sadece takvim yapraklarından ibaret değil, hayatın gerçek sermayesi olarak görmemi sağladı.
Aradan yıllar geçti. Geçtiğimiz günlerde bu kitabı yeniden okumaya karar verdim. İlginç olan şu ki, kitabın etkisi azalmamış aksine daha da derinleşmişti. Yaşanmışlıklar arttıkça, zamanın üzerimdeki gölgesi daha belirgin hale gelmiş. Yazarın sözleri artık sadece aklıma değil, hayatın içinden gelen bir tecrübeyle kalbime dokundu. İnsanın her yaşında aynı kitabı farklı okuması belki de bu yüzden: Değişen biziz, aynı kalan metin bizi yeni bir yerden yakalıyor.
Bugün bu incelemeyi yazarken fark ediyorum ki, Zamanın Kıymeti benim için sadece bir kitap değil, hayatımın belirli dönemlerinde bana aynalık yapan bir rehber olmuş. Her okuduğumda “vaktini boşa harcama” uyarısını daha