O halde, antropolojiye yaslanıp, ulus hakkında şu tanımı öneriyorum: Ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur — bünyesi gereği hem sınırlı hem de egemen olarak hayal edilmiştir. Hayal edilmiştir çünkü en küçük ulusun üyeleri bile diğer üyelerin çoğunu tanımayacak, onlarla tanışmayacak, çoğu hakkında hiçbir şey işitmeyecektir; yine de her birinin zihninde birlik ve beraberlik hayali yaşamaya devam eder. Renan da, “Ancak bir ulusun özü, tüm bireylerin ortak pek çok şeye sahip olması ve aynı zamanda hepsinin pek çok şeyi unutmuş olmasıdır” diye yazdığında o kendine özgü sinsi tatlı dilliliğiyle bu hayali niteliğe işaret ediyordu.
Gerçeklik oldukça çıplak: Bunca zamandır kehaneti yapılan “milliyetçilik çağının sonu” görünürde olmaktan çok uzak. Bilakis, ulusluk zamanımızda siyasi hayatın evrensel açıdan en meşru değeri durumunda.
Tarihin tesadüfü sonucu bir toprağa gelen yabancı olarak, sadece kendisine bir yer yaratmayı başarmakla kalmamış, ora sakinlerinin yerini elinden almayı da başarmış, onların hakkı olanlar pahasına kendisine hayret uyandırıcı ayrıcalıklar bahşetmiştir. Bunu da, eşitsizliği bir açıdan gelenekle meşrulaştıran yerel yasaların gücüyle değil, mevcut kuralları kaldırıp kendininkileri koyarak yapar. Böylece iki kez adaletsiz olur: O bir ayrıcalıklıdır, hem de gayrimeşru olarak ayrıcalıklı bir insandır; yani bir gaspçı.
Bir halkın nasıl öleceğine karar vermekten başka çaresi yoksa; bir halk kendisini ezenlerden sadece umutsuzluk hediye almışsa, kaybedecek neyi olur? Bu halkın bahtsızlığı cesareti haline gelir; sömürgeciliğin onun karşısına çıkardığı sonsuz reddi, sömürgeciliğin mutlak reddine çevirir.
Önsöz, Jean-Paul Sartre