Faşizmde belirli bir milletin geçmişi, tarihi ululanır; kültür eserleri, dini, dili, mimarisi, edebiyatı göklere çıkarılır. Faşizmin derdi bu. Nasyonal sosyalizmde bunlar üstünde durulmaz. Onlara göre milletin dayandığı biyolojik esaslar önemlidir. Bugünkü adıyla gen — o zamanlar buna kan deniyordu, kabile devrinden kalma bir lakırdıdır bu.
Mustafa Kemal Paşa ve etrafındaki zevat millileşirken faşizm ile nasyonal sosyalizmi devamlı birbirine karıştırıyor. Felsefï yetkinliği olmayan adamlar hepsi. Mustafa Kemal Paşa felsefeyle iş görmek gerektiğini anlıyor. Ama felsefeyi, bir şişeyi alıp masaya koyar gibi getiremiyorsunuz. Derin bir geçmişe ve temellere ihtiyaç var. Edindiğimiz ve yaklaşık on dördüncü yüzyıldan beri kaybettiğimiz İslam felsefesi burada işe yaramıyor artık, açıklayamıyor dünyayı. Yeni durumları izah edecek bir felsefemiz de yok. Meselâ bizde halen bir milliyetçilik dalgası eser fakat onun neye dayandığı bilinmez. Bilinmediğinden ötürü de başımıza çok işler açar. Yer yer faşizmin lafızlarıyla, yer yer de baskın bir biçimde nasyonal sosyalistçe konuşulmasına neden olması gibi:
“Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asıl kandadır” cümlesi meselâ. Bundan daha nasyonal sosyalistçe bir laf olamaz. Hitler’in bile tevessül etmediği diğer aşırı bir ifade de “Ne mutlu Türküm diyene!” Bu muamma bir türlü açıklanamaz. Çünkü bilinci yoktur.
Ne Selçuklu ne Osmanlı din devletiydi. Frenkçesiyle ‘teokrasi’ değillerdi. Din devleti, ruhbanın iktidarda olması, iktidara el koymasıdır. Bizde tersi söz konusu. Devlet dini belirlemiştir.
“Haber geldi ‘Demokrat Parti kuruldu’ diye. Ben de babama koştum ‘baba, baba seher vaktidir’ dedim. Babam şöyle bir baktı ‘oğlum bu ülkede hiç gün doğmaz merak buyurma’ dedi.”