Muaz Ergü

Muaz Ergü
@muazergu
Kısa Pantolon Paslı Çakı Dizde Kabuk Bağlamış Yara Kısa Çakı Paslı Pantolon Gözde Yarası Kalmış Kabuk Nazlan Sitem et Kırıl bana Beni geç vakit Tek başıma suya yolla bahçede yüzünü öteye çevir Güle hayret ediyormuş gibi yap Gülümseyerek konuş da başkalarıyla Somurt avluda sadece ikimiz kalınca Kızıp en sevecen adımlarla üst kata çık En sevdiğim çiçeğin saksısı kaysın elinden Derinleşsin ben içerledikçe ruhumdaki sakarlık Yamru bastım iş değildi hake çakılmak bayırdan Dağ sıra dağdı hangi haşin belden yol veresi Gece hep süzüldü yukarıdan lakayt kehkeşan Altımda beni hep yutmaya çağladı nehir Yetişir heceleme(n) sök beni bir kere En zoruma gideni yap hegame getir Çel beni tökezlet tuttur çitlere Ahla istida edecek ahval değil Kim bana kıymazsan bilebilir Dünya dedikleri samut küp Acılar tıkandıkça bende Hep seni seslendirir İsmet Özel
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Rabbim! Her şey büyüsünü yitiriyor! Her şeyde bir büyü bozumu, kekre bir tat her bir şeyde. Her şey ışığını yitirip koyu karanlıklara gömülüyor! Her şeyde bir yapışkan bir karanlık; iğreti, pis… Her şey kendi akissiz sedasında, kendi bulanık gölgesinde kayboluyor! Her şeyde sessizliği çoğaltan bir gürültü, gürültünün içinde kulakları sağır eden sessizlik. Dokunduğumuz ne varsa hep sessizce akıp gidiyor avuçlarımızdan. Biz hep akıp gidiyoruz denizine ulaşamayan nehirler gibi. Eriyip gidiyoruz!… Derin bir boşluk, daracık bir yol, devasa bir yokluk. Bütün vakitlerden kovulmuş cümleler konuşuyor. Sözcükler dört nal koşan atlar gibi geçip gidiyor zamanın harabelerinden. Kelam denen iksir yaşamaktan usanmışlığın sularında eriyip gidiyor!.. Dil pelte, sözcük paslı, kelam suskun, yaşamak kocaman bir yorgunluk. Hiç yaşanmamış, hiç yorulmamış bir yorgunluk. Hiç yoramadığımız… Rabbim! “Ruhları görünmez olmuş bedenlerle dolu uçsuz bucaksız bir toplama kampından başka bir şey değildir yaşadığımız dünya.” diyordu Milan KUNDERA. Ruhları yağmalanmış; bedenlerinden de ceset kokuları yükselen kalabalıklar dolduruyor şimdi senin arzını. Kalabalıklar geçip gidiyor senin arzından. Hiç yaşamamış, hiç yaşanmamış zamanın yollarından. Kalabalıklar… Senin arzın tarifsiz kötülüklere, sonsuz kirlenmeye ve eşsiz çılgınlıklara tanıklık ediyor şimdi. Senin arzın sonsuz tükenmişliğe… Bütün cephelerde mağlup edilmiş, silahlarına el konulmuş çırılçıplak askerler gibi dolaşıyor insanlık senin arzında. “Korkarım eşsiz bir azap düşecek payıma” diyordu Sezai KARAKOÇ. Eşsiz bir azap düşüyor payımıza senin arzında. Eşsiz bir azap… Senin arzında korkunç bir ıstırap içinde iyiliğin neferleri, merhametin erleri… Karşımızda duran, bedenlere bakınca dehşet bir boşlukla, bir azapla, bir uçurumla
Neşet Baba
Neşet Ertaş. Aşkın oduyla yüreklerimizi dağlayan, kirlenmiş gönülleri Anadolu’nun berrak sularıyla yıkayan ulu Türkmen/Abdalı. Aşkın elinden bağrı yanık ozan. Yalan dünyanın malına, mülküne, makamına, mevkiine tamah etmeyen garip. Hep derdi söyledi, derde düşenleri teselli makamındaydı. Kadir kıymet bilendi. Her ne kadar kendisinin kadri kıymeti bilinmese de!.. Pürüzsüz bozkır gecelerine bir dua gibi ağan bozlaklar bıraktı. Bir de yakıcı özlem… “Yalan dünya” demişti. Yalan dünya… “Yalandan yüzü gülen dünya”… Herkesin ağladığı, kimsenin gülmediği dünyada O yanmıştı. Yanıp kavrulmuş… Leyla’ya hasret bir Mecnun’du. Leyla’sı yitik bir Mecnun. Dünya değildi onun yeri, yurdu. Bir yolcuydu bir anadan doğan. Gönül dağıydı O’nun mekânı. Gönül dağını mesken eylemişti. Gönül dağını… Gönül dağından esen rüzgârlarla fısıldardı en derin sırlarını bozkıra. Evveli aşk ahiri aşk olan bir sırrı fısıldardı.
Arka Arkaya Dizilmiş Ruhsuz Cümleler...
Yaşam çoraklıktan çatlayan toprak gibi. Bu çoraklıktan kaçıp susuzluğumuzu dindirecek edebiyat pınarının suyu da kurumuş. İnsani hisleri kuşatma altına alan mesleki ve bürokratik zorlamalardan, sıradanlıktan, rutinden ve dahi kapitalizmin ve küresel baskıcı mekanizmanın tasallutundan kaçıp sığınılacak metinler yok. Geleneğin boğuculuğundan kurtuluş yok. Doğurgan acı yok. Arka arkaya dizilmiş ruhsuz kelimeler esir alıyor zihinleri. Birbirlerinin tekrarı metinler, sayfalara dizilmiş fotokopi cümleler…
Vesaire....
Bu ülkede kendini neyle tanımlıyorsa insanlar aslında o tanımın tamamen dışında yer alan bir anlam dünyasının içindeler. İşte tam bu noktadan günümüzdeki edebiyat mahfillerine, gruplarına ve dergilere bakınca adeta bir şirket havası ve mantığıyla iş yapan kurumlarla karşılaşmaktayız. Bu bahsettiğimiz düzen açısından bir profesyonellik değil. Şark kurnazlığına iyi çalışan zihinler burada da en az emekle en çok kazanma peşindeler. Edebiyat günümüzde insanın kendi içinde derinleştiği, dilin sınırlarında dolaştığı bir imkân değil. Kendisinden hayatı devam ettirebilmek, kazanç sağlayabilmek için maksimum faydanın sağlanılmaya çalışıldığı bir işletme olarak algılanıyor. Artık edebiyat varlığa dokunmanın acı tecrübe ve birikimlerin izleyicilerine yansıtan dilin içinden seslenmiyor. Acıya dokunmuyor, yokluğu yoklamıyor, dünya denilen gurbette tutunamamayı anlatmıyor aksine dünyaya kazık çakmanın formüllerini ifade ediyor. Gündelik ve çıkarcı bir dilin kirlettiği dünyadan yansıyor. Bugünki edebiyatçıların acıları, tecessüsleri ve sancıları yok. Yazınsal metinlerden devşirdikleri rantları var. Sağlama aldıkları yaşam standartları… Zihinsel gettoları ve bu gettolarda bir arada yaşadıkları müritleri var.