Rabbim!
Her şey büyüsünü yitiriyor!
Her şeyde bir büyü bozumu, kekre bir tat her bir şeyde.
Her şey ışığını yitirip koyu karanlıklara gömülüyor!
Her şeyde bir yapışkan bir karanlık; iğreti, pis…
Her şey kendi akissiz sedasında, kendi bulanık gölgesinde kayboluyor!
Her şeyde sessizliği çoğaltan bir gürültü, gürültünün içinde kulakları sağır eden sessizlik.
Dokunduğumuz ne varsa hep sessizce akıp gidiyor avuçlarımızdan. Biz hep akıp gidiyoruz denizine ulaşamayan nehirler gibi. Eriyip gidiyoruz!…
Derin bir boşluk, daracık bir yol, devasa bir yokluk.
Bütün vakitlerden kovulmuş cümleler konuşuyor. Sözcükler dört nal koşan atlar gibi geçip gidiyor zamanın harabelerinden. Kelam denen iksir yaşamaktan usanmışlığın sularında eriyip gidiyor!..
Dil pelte, sözcük paslı, kelam suskun, yaşamak kocaman bir yorgunluk. Hiç yaşanmamış, hiç yorulmamış bir yorgunluk. Hiç yoramadığımız…
Rabbim!
“Ruhları görünmez olmuş bedenlerle dolu uçsuz bucaksız bir toplama kampından başka bir şey değildir yaşadığımız dünya.” diyordu Milan KUNDERA. Ruhları yağmalanmış; bedenlerinden de ceset kokuları yükselen kalabalıklar dolduruyor şimdi senin arzını. Kalabalıklar geçip gidiyor senin arzından. Hiç yaşamamış, hiç yaşanmamış zamanın yollarından. Kalabalıklar…