İki asırdır işimiz, gücümüz, fikrimiz, yolumuz Batı’ya takılmış vaziyette. Her devirde sürekli Batı’ya cevap yetiştirmeye çalışıyoruz. Ama bazı ciddi sorunlar var. Birincisi, bizim yıllarca makaleler, kitaplar yazıp, konferanslar verdiğimiz mevzularda ne dediğimiz, Batı’yı hiç ilgilendirmiyor. Yani onlar bırakın bize takıntılı olmayı, bizi ciddiye bile almıyorlar. Kaale aldıkları kendi kafalarına ve çıkarlarına uyanlar… Nitekim en büyük ödülleri olan Nobel‘e Orhan Pamuk‘u, Fransız devletinin en büyük nişanı olan Legion d’honneur’e ise Yaşar Kemal Kemal’i layık gördüler. Batılı dillere Cemil Meriç’i, Sezai Karakoç’u, Turgut uyarı, Salah Birsel’i tercüme etmediler. İkincisi, bu Batı takıntısı kendi sorunlarımızı çözmeye hâlâ yetmiyor. İki asırdır Batılı siyasi, ekonomik, eğitim modelleri ithal ediyoruz, oralara talebeler gönderiyoruz, onların kanunlarına aynen tercüme edip kullanıyoruz, onlar hangi kavramı türetirse hemen benimsiyoruz, ama hemen her alanda hala adam yerine konacak bir durumumuz yok. Üçüncüsü bu kadar sıkı Batı takipçisi olmak Batı’yı derinden anlamaya da yetmiyor. Batı’yı yüzeysel olarak tanıyor ve tanıtıyoruz. Mesela Batı’nın devletleri ile yürüttüğü yıkıcılığı ayrı; felsefesiyle, akademyasıyla yürüttüğü işleri ayrı şeyler sanıyoruz. Bu da gerçek batının anlaşılmasını engelliyor. Dördüncüsü, dini gayretle batıyı eleştirenlerin çabası onların ilmîni, takvasını, kişiliğini pek olgunlaştırmıyor. Bu takıntı bizlerin daha iyi mümin haline gelmemizi sağlamıyor. Aksine amelsiz bir söylem tuzağı içinde debelenip gidiyoruz.
Savaş Ş. Barkçın