Adrese teslim için yazılmaz bazı mektuplar, kelimeler öylece durur ve cümlelerde bırakır hislerini. Bembeyaz kâğıtların hüznü olur, ruhunu teslim etmiş bedenlerin hatıralarını muhafaza eder harflerinde, söyleyemediklerimiz olur, söylemek istediklerimiz olur. En çok bize benzeyenle, bize en uzak hisler arasında ince bir çizgi olur kalemimiz.
Dokunsan ağlarmış gibi hisli, dokunmasan kendi mürekkebinde; kendine dertli… Ağlayan cümlelerin iksiri mürekkebinden midir acep? Okurken yüreklere dokunan o dokunaklı kelimeler, virgülü olmasaydı kalamazdı ayakta belki de. Belki de tırnak içinde ki sözcükler, uçurumun kenarına takılı kaldığı için iki yanından tutulmuş.
Bu mektup uçurumun kenarına takılı yüreklerin can evi olsun, o kıymetli hisleri tutturulsun mandallarla. Göndereni belli olmayan yüreklerin; pulsuz, adresi meçhul cümleleri kilitlensin zarfına…
Bir vedanın ardından dökülen suyu olsun. Pencere kenarında umutla bekleyen bir çift göz olsun. Bir gülüş olsun, acıyla harmanlı. Bir nefes olsun ciğerlerine sığamayan, çekip gitmek istediğimiz bir diyar olsun. Yüreğimin yanık köşesinden, ellerimin çaresizliğine düşen bir avuç hüzün olsun…
Kafamdaki “ama neden” sorusu uğultu olsun, mahcubiyetle olup biteni dinleyen yüreğimin resmi olsun. Gözlerimin sükûnetime dinletisi olsun, lâl olan bakışlarımın dili olsun.
Kendine mektup yazar mı ki insan? Kendiyle konuşan olur da mektup yazan olur mu ki? Bu mektup varsın bu bilinmeze de çözüm olsun.
Ey benim yaralarından nakışlar işli kalbim; kimsesizim, kendi kendinde müebbet hapsolmuş kadersizim… Üzdüler mi seni, incittiler mi söyle. Kaldın mı yine kendinle, mutlu çiçeklerini; yüreğinin kır bahçesinden koparan çocuklara yetişemedin mi? bilemedin mi hislerini ziyan eden dost bildiklerinin dilini. Gözlerinde kaybolduğun en kıymetlinin,