Geri Bildirim
  • Aziz Nesin ile bu kadar geç tanıştığıma pişman mı olsam yoksa onunla tanıştığıma memnun mu olsam bilemediğim bir durumun, kendimce yorumlamasıdır, sevgilerle...

    Sitede çokça görüyorum Aziz Nesin okumaları, alıntıları ve incelemeleri. Hatta kitaplığımda bile vardı. Ama yıllar yılı nedense bir türlü okuyamadım. O kadar değerli yazar ve eser var ki, insan düşündükçe işin içinden çıkamıyor. Cosmos'un akıl almaz çılgınlığı sarıyor bedenimi. Şunu da okuyayım bunu da okuyayım. Bunu kesin okumalıyım diye diye ömür geçiyor. Şunu belirtmeliyim ki ölürsem gözüm her halükarda açık gidecek. Yeryüzünde o kadar öğrenilecek, düşünülecek ve yazılacak şey var ki, bunlara yetişmek imkansız. Gözüm açık gider bu yüzden. Bu yüzden hep bir yanım aceleci ve çocuksu. Yazarken acelem bundan, okurken heyecanım bundan. Bu yüzden hayatın ayrıntılarını atlıyorum. İçim içime sığmıyor bazen ve bazen de doldurmuyor incir çekirdeğini. Ah nereden izledim o "Çingeneler zamanı"nı ve "Bir rüyaya ağıt"ı. Yazlarım ve sonbaharlarım soldu.

    Neyse kendimi mi yazıyorum kitabı mı belli değil. Kitaba gelelim.

    Kitabı sahaftan almıştım eski bir basım. İçinde on beş tane birbirinden komik hikaye var. Hele o "Çay biiir" öyküsünde gülmekten yarıldım desem yeridir. Nesin'in dili o kadar akıcı ve güzel ki okurken takılmıyorum bile. Su gibi akıp gidiyor vallahi. Hele o kendine özgü kelimeleri yok mu. Şimdiden dilime yuva kurdular.

    Öyküler daha çok kendi anılarından derlenmiş gibi geldi bana. Öyle veya değil, çok güzel kurgulanmış ve kaleme alınmış. Nesin'e hayran kaldım. O edebi kaygı gütmeden hayattaki küçük ayrıntıları komik mizacıyla işlemiş.

    Daha önce Ferhan Şensoy 'un Kalemimin Sapını Gülle Donattım kitabında bu kadar gülmüştüm. Bu kitap ikinci oldu. Bazen kendimi çocukluğumda buldum. İllaki okuyucuların geçmişinde bir yerlere temas edeceğini düşünüyorum öykülerin. Duyageldiğim Nesin'in toplumsal sorunlara, devlet işleri veya sisteme karşı olan iğneli eleştirileri bu kitapta yoktu sanki. Sıralama olarak hangi sırada yer alıyor bu hikayeler bilmiyorum ama bildiğim, daha doğrusu öğrendiğim şey şu: Nesin'in diğer kitaplarını da aynı keyifle okuyacağım.

    En başta dediğim pişmanlık mı yoksa memnuniyet mi sorusuna cevabım: "sanırım geç kalınmış bir memnuniyet" olacaktır. Mutluluğun vakti olmazmış, bakarsın geç gelir, belki de erken. Tanrı misafiri gibi. Geldiği zaman memnun oluyorsak, geç olsa da pişmanlık anlamsız kalır. Yani sözün özü Nesin ile geç tanışmanın verdiği mutluluğu yaşıyorum. Şimdi yeşil çayımı ve sigaramı keyifle içebilirim.

    Okuyacak olanlara keyifli okumalar dilerim.

    Bu şarkıyı ( https://youtu.be/pinThf1G7fg ) da iliştireyim Nesin'e armağan olarak.

    "Bırak olmasın mezar taşımız, bir okul bahçesine gömsünler bizi çocuklar koşsun üzerimizde..." demiş kendisi. Ne güzel bir söz. Hele o şaşalı mezarlar yok mu? Aman Allah! İnsan bu kadar güzel bir vasiyette bulunabilir mi? Hayran kaldım doğrusu. Peşine ise, aklıma Veysel'in vasiyeti geliyor.
    https://youtu.be/r1H_Sh6oP4M

    Yahu ülkede ne kadar güzel insan var ve biz hala bunların değerini bilemiyoruz. Geç keşfediyoruz. Varsa bir pişmanlığım, bundan mütevellit a dostlar.

    Neyse daha fazla duygu seline kapılmadan sözlerime son vereyim. Müjdat Gezen'in sözleri ile yazımı sonluyorum.

    "Bahçeye daha önceden 6-7 çukur açtırmıştık. Helikopterin yaklaştığını görünce Aziz abinin naaşını bir çukura koydum ve kepçeciye hemen bütün çukurları aynı anda kapatmasını istedim. Neyse ki helikopter yetişemeden Aziz abinin üzerine biraz toprak atılarak kapatıldı. Sonra da çukurların hepsi aynı anda kapatıldı. Şu an o mezarın yerini benimle birlikte 5-6 kişi biliyor. Ve gerçekten üzerinde çocuklar oynuyor."
  • Oyunculuğu usta çırak iliskisi üzerine anlatan, kitabı okurken sanki hoca karşınızdaymış hissi uyandıran, deneme yanılma yöntemi ile oyunculuğun nasıl ivme kazandığından bahseden çok cok güzel samimi bir kitap.
  • Genç müridiyle savaş alanına gelen usta, yerde yatan binlerce cesedi görüp sormuş:
    "Bunlar ne?"
    "Savaşta birbirlerini öldürdüler," demiş yanındaki.
    Ustanın yanıtı açık ve net olmuş:
    "Yazık. Biraz daha bekleselerdi kendiliklerinden öleceklerdi."
    Müjdat Gezen
    Sayfa 43 - Kırmızı Kedi Yayınevi
  • "Hiç risk almıyorsan alkış beklemeye hakkın yoktur."
    Müjdat Gezen
    Sayfa 90 - Kırmızıkedi
  • "İlerlemek istiyorsan,örneklerini kendinden daha kötüden değil,daha iyiden seç."
    Müjdat Gezen
    Sayfa 107 - Kırmızıkedi
  • Nazım Hikmet - Müjdat Gezen - Nereden Nereye...

    1827 Yılında Almanya’nın Brandenburg kentin de bir müzik öğretmeninin oğlu dünyaya gelir. Çocuğa Carl Dedloid adını koyarlar. Baba müzik öğretmeni anne ev hanımı Carl brandenburg,inanılmaz olaylar,müjdat gezen,nazım hikmet,tarihDedloid’in anne ve babası sürekli olarak kavga ediyor evde huzur yok. Çocuğun yakınları Carl Dedloid bu olumsuz ortamdan etkilenmesin diye onu bir yetimhaneye gönderiyorlar. Anne baba var ama çocuğa faydası yok. Carl Dedloid 12 yaşına geldiğinde o yetimhane de bir gece yarısı arkadaşları uyurken yetimhanenin birinci katında bulunan yatakhanesinde 12 yaşında ki Carl Dedloid çarşafları birbirine bağlıyor kaçacak.

    Birbirine düğümlediği çarşafları pencereden aşağıya sarkıtıyor ve kaçıyor. 12 yaşında Carl Dedloid Almanya’yı terk ediyor. Hamburg’a geliyor Hamburg bir liman kenti ve dünyanın her yerine gemiler kalkmaktadır. 12 yaşında ki çocuk Carl Dedloid bir gemide miço olarak iş buluyor. Bilirsiniz gemide çalışan çocuklara miço derler . Almanya dan da ayrılıyor. Carl Dedloid in çalıştığı gemi 3 3,5 ay Akdeniz limanlarında mekik dokuyor Akdeniz limanlarında ticaret yapıyor. Ve bir bahar sabahı o gemi Marmara denizinden İstanbul boğazına giriş yapıyor. Gemi İstanbul’a gelince Carl Dedloid geminin güvertesinden denize atlıyor ve kaçıyor. Bu hep kaçıyor yetimhane Almanya gemi. Ve 12 yaşında ki o çocuk kız kulesine yüzüyor. Kız kulesi o yıllarda cüzzam hane olarak kullanılmaktadır. Bakın bizim tarihimizde Süheyl Ünver vardı Ordinaryus profesör Süheyl Ünver tıp tarihini araştıran çok değerli bir aydındı. Süheyl Ünver’in adı acaba televizyonda en son ne zaman duyuldu. Süheyl Ünver hocamız cüzzamhane nin İstanbul da Haydarpaşa numune hastanesinin yanında olduğunu ama Ankara asfaltı yapılırken yıkıldığını yazar. Doğru ama kız kulesi de 1800 lü yılların ilk yarısında cüzzam hane olarak kullanılıyordu. O yıllarda cüzzam bulaşıcı bir hastalık olarak bilindiği için aslında hiç öyle değil ama insanlık bunu çok geç öğrendi. Cüzzam hastalığına yakalanan hastalar yaşamdan tecrit edilmek üzere kız kulesine de bırakılıyordu. İşte gemiden kaçan o çocuk Carl Dedloid kız kulesine yüzüyor ve kayalıklardan kafasını kaldırıyor bir bakıyor bir sürü cüzzamlı hasta olamaz ben nereye geldim diyor. Almanlar çocuğu geri istiyor fakat o yıllarda hariciye nazırı Sadrazam Âli paşa duyduk ki bir alman gemisinden bir çocuk gemiden atlayıp kız kulesine yüzdü çabuk şunu bana bi getirin çocuğun derdi ne Almanlar istiyor ama belki gemide canına malına namusuna kasteden var bir çocuk neden kaçsın alman gemisinden bir getirin dinleyim. Âli paşa 6 yabancı dil bilmekte şair çok entellektüel bir insan. Karşısında 12 yaşında Alman bir çocuk soruyor ona ; ‘’Evladım anlat bakayım bana derdin ne.’’ Çocuk anlatıyor yaşadıklarını; ‘’Evde devamlı huzur yok anne baba sürekli kavga ediyor. Yetimhaneye verdiler orda da bana kötü davranıyorlardı. Gemide de bana kötü davranıyorlardı. Ben artık gitmiycem beni burda bırakın burada yaşamak istiyorum ne olursunuz’’ diyor. Âli paşa bakıyor karşısında çaresiz çok horlanan 12 yaşında ama yani görmediği acı eziyet kalmamış olan bir çocuk var peki diyor evladım peki tamam İstanbul da yaşayacaksın ama bana şunu söyle gemi Akdeniz'in bütün limanlarına uğradı neden orada kaçmadın da İstanbul da yaşamak istiyorsun bana onu söyle. 12 yaşında ki çocuk parmağıyla pencereyi gösteriyor diyor ki; ‘’Suyun içinde ki beyaz kule var ya işte ben onu çok sevdim.’’ Kız kulesi sanki Carl Dedloid’in denize düşmüş oyuncağı. Almanlar çocuğu geri istiyor onu bize verin. Âli paşa diyor ki vermem, nasıl vermessin o bir Alman vatandaşı bizim gemimizden kaçtı bizim çocuğumuz. Hayır diyor Âli paşa onu size vermem çünkü o benim artık oğlum nüfusuma aldım. 12 yaşında ki Carl Dedloid’in adı artık İstanbul’da yaşamaya başladığı ilk günden beri Mehmet Ali olarak değiştirilir. Ali paşa der ki ona ; ‘’ Evladım o ki burada yaşayacaksın bize benzemelisin bizim gibi olmalısın senin adın bundan sonra Mehmet Ali olsun.’’ Mehmet Ali iyi bir eğitim alması için askeri okula gönderilir. Teğmen olur derken kırım harbinde Sultan Abdülmecit dönemin de biz Mehmet Ali’yi paşa olarak görürüz. O artık sığındığı ülkenin bir paşasıdır Mehmet Ali paşa. Tarih 1878 Berlin Antlaşması o ünlü Berlin Antlaşmasında bizi temsil eden paşalardan biri işte 12 yaşında kız kulesine yüzen bu çocuk Carl Dedloid bizde ki adıyla Mehmet Ali paşa. Düşünsenize bu şu demek yıllar yıllar sonra Carl Dedloid 12 yaşında ki o çocuk kaçtığı ülkeye geri dönüyor ama sığındığı ülkenin bir paşası olarak. Berlin’deyken Mehmet Ali paşa heyette ki diğer arkadaşlarıyla otururken kaldıkları otelin lobisinde diyor ki; ‘’Ya arkadaşlar biliyorsunuz ben buralıyım burada doğdum Brandenburg yakın bir daha buralara gelmek nasip ve kısmet olmayabilir. Aynen bunu söylüyor nasip ve kısmet olmayabilir bizden oldu ya Brandenburg’a gideyim son kez şu doğduğum yeri bir ziyaret edeyim.’’ Brandenburg da bu duyuluyor Osmanlı paşası burdan gitmiş yetimhaneyi ziyaret edecek. Yetimhane sabunlu sularla yıkanıyor kapıda herkes bekliyor Osmanlı paşası burada okumuş buradan gitmiş. Bir at arabası duruyor kapının önünde kapı açılıyor at arabasından yakışıklı bir Osmanlı paşası iniyor Mehmet Ali paşa apoletler sırmalar göğsünde madalyalar. Yetimhanenin kapısından içeriye giriyor. Bir ağacın karşısında öylece kalıyor. ‘’Şu dalda bir salıncak vardı.’’ Bakıyor bahçede havuz havuz da pis bir su ‘’şu havuzun suyunda az kurbağanın canını yakmamıştık.’’ Ne paşası yeniden çocukluğuna dönüyor. Bütün okulu geziyor okulun defterini getiriyorlar önüne oraya bir şiir yazıyor Mehmet Ali paşa şiir de yazıyordu bir şiirini bırakıyor oraya. Ve birinci kata çıkıyor yatakhane bölümüne bir gece bütün arkadaşları uyurken çarşafları usulca birbirine düğümleyip kaçtığı pencerede Carl Dedloid in yüzü yeniden beliriyor yıllar yıllar sonra ama bu sefer bir Osmanlı paşasıdır o. Bakın pencere aynı pencere öyle bakıyor aşağıya ‘’O kadar da yüksek değilmiş ha ben o gün kaçarken çok korkmuştum.’’ Diyo kendi kendine. Çekiliyor ve pencere orada kalıyor. Bir insan hayatından geriye zaten ya bir pencere kalır ya bir kapı ama genellikle duvar. Ve Mehmet Ali paşa sığındığı ülkeye Osmanlıya İstanbul'a geri dönerken Arnavutluk da linç ediliyor param parça ediliyor öldürülüyor. Neden Berlin Antlaşmasını hatırlarsınız hani Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan hiç sevmediğim bir kelime hiç sevmem Azınlık insanın azınlığı olur mu insan insandır. İlk kez yasal haklar tanınıyor ya hani o da Almanya kökenli ya sizi kefereye bu sattı diye hedef gösteriliyor ve öldürülüyor bir daha da kız kulesini hiç göremiyor. İşte bu 12 yaşında kız kulesine yüzen bir çocuğun öyküsü. O arada tabi Mehmet Ali paşa İstanbul da evlenmiş ve 4 kızı olmuştur. İşte bu 4 kız çocuğundan biri Leyla Hanım. Leyla Hanım da zaman içerisinde evleniyor onun da bir kızı oluyor Mehmet Ali Paşanın torunu Celile Hanım. Celile Hanım da zaman içerisinde evleniyor ve onun da bir oğlu oluyor. Celile Hanımında bir oğlu dünyaya geliyor ve bu çocuk Türkçe ye birbirinden güzel şiirler kazandıracak olan hepimizin tanıdığı.
    NAZIM HİKMET oluyor.
    Nazım Hikmet kimdir nedir neler biliyoruz onun hakkında bir çok şekilde tanıyabiliriz Nazım Hikmet’i ama hiç bilinmeyen Nazım öyküleriyle tanıyalım.
    Nazım Hikmet’i genelde mahkemelerde görürüz pek çok kez yargılandı Nazım Hikmet. Bunlardan biri 1938 yılında ki yargılanmasıdır o çok önemli çünkü orduyu isyana teşvik suçuyla yargılanmıştır. Bu çok ağır bir suçlama yıl 1938 Nazım neden orduyu isyana teşvik suçuyla yargılanıyor. O dönemi görmeliyiz 2. Dünya savaşı başlamak üzere Hitler 1933 yılında Almanya’da iktidara gelmiş İtalya da bir başka diktatör Mussolini Dünyayı kan denizine çevirecekler. Ve Nazım Hikmet o yıllar da bütün bu tehlikeyi ortaya koyan insanlığı uyaran Alman faşizmi adı altında bir kitap yayınlamıştır. Ve o yıllarda bizi Almanya’nın yanında savaşa çekmek isteyenler var aramızda hani bizim geleneksel Alman mandacılığı sevdamız var ya Hitler de güçlü ya yeniden o saltanat yıllarına geri dönebilmemiz için Almanya’nın yanında yer almalıyız diyenler var. Eee Nazım Hikmet sert muhalefet yapıyor. Dışarıda olmamalı Nazım içeri atılmalı ve 1938 Atatürk de ölüm döşeğinde iyi fırsat. Nazım Hikmet orduyu isyana teşfik suçuyla yargılandığı o davada o süreçte Atatürk’e bir mektup yazmıştır. Sana ve devrimlerine bağlıyım diye orduyu isyana teşfik etmedim diye bunu biliyor muydunuz. Tabi çünkü kuvayi milliye destanı bu toprakların özgürleşmesinin sömürgeciliğe karşı duruşunun en güzel şiirini kitabını yazan yegane edebiyatçı kimdir Nzım Hikmet dir. Ama plan belli 2. Dünya savaşı başlamak üzere biz Almanya’nın yanında savaşa girmeliyiz Nazım sert muhalefet yapıyor kitabı da yazdı zaten Atatürk de ölüyor tamam alın içeri. O mahkemede Nazım Hikmet’i suçlu bulan 5 hakimden 4’ü hukuk eğitimi almamıştır bunu biliyormuydunuz. Ve Mehmet Ali Sebük Nazım Hikmetin avukatı ki Mehmet Ali Sebük çok değerli bir hukukçumuzdur Cumhuriyet tarihimizde Adnan Menderesinde avukatlığını yapacaktır. Nazımın davasında bir sürü adli hata tespit etmiştir. Suçlama şu Beyoğlun da bir sinema çıkışında Ömer Deniz adında bir askeri öğrenci Nazım Hikmet’e bir dosya uzatır der ki; ‘’Efendim ben de şiir yazıyorum şiirlerimi okur musunuz.’’ Suç mu? Ne suçu Nazım Hikmet’in şiirleri ders kitaplarında ne suçu ama plan belli orduyu isyana teşvik edecek bu çocuğu ayartıyor. Nazım Hikmet savunmasında özetle demiştir ki; ‘’Benim de bir neferi olduğum bu ordumuz çünkü deniz subayı idi Nazım hastalandığı için çürüğe çıkarıldı. Kendisini bu çocukla isyana teşvik ettireceğime inanıyorsa buna gerçekten inanıyorsa bu doğrudur.’’ Hadi Nazım o dava da baya ceza aldı 12 yıl hapis yattı bunu bulabilirsiniz kitaplar da ama Ömer Deniz’e ne oldu. Haksızlığa uğrayan sadece Nazım Hikmet değil ki bir de Ömer Deniz var. Ömer Deniz 6 yıl hapis yattı serbest kaldı sevdiği mesleğine orduya yeniden başvurdu dediler ki ‘’Evlat kusura bakma seni alamayız yasalar uygun değil.’’ Bundan sonra hukuk eğitimi alacağım siz göreceksiniz haksızlıklarla mücadele edeceğim. Ve Ömer Deniz boş yere hapis yattığı onca yılın ardına serbest kalınca İstanbul üniversitesi hukuk fakültesini koydu. Hukuk eğitimi almaya başladı ama Ömer Deniz çalışmak zorunda Fatih’de hırkaişerif caddesinde bir oyuncakçı dükkanı açtı. Bu dükkanın arkasındaki atölye de tahta oyuncalar yapıyor oyuncakları satıyor kazandığı parayla da hukuk okuyor. Ömer Deniz o dükkanın arkasında ki atölye de bir gün çalışırken büyük olasılıkla hapishane günlerinde öğrenmiştir tahtayla oyuncak yapmayı hani mahkumlar marangozluk eğitimi alırlar ya hapishane de tahta oyuncaklar yaparken kapıdan içeri şöyle 7-8 yaşlarında cılız çelimsiz bir çocuk giriyor. Diyor ki; ‘’Ömer abi bende burada çalışabilir miyim.’’ Çocuğa evet diyemez çünkü aldığı para kendisine yetmiyor, hayır da diyemez çocuğun kalbi kırılır. Oğlum sende bin tekneye gel ve o çocuk okuldan arta kalan zamanlarında Ömer Denizin yanında onun yaptığı tahta oyuncakları boyuyor. Haftalar böyle akıp gidiyor bir gün çocuk diyor ki; ‘’Ömer abi biliyor musun benim hiç oyuncağım yok.’’ Tabi ya nasıl düşünemedim oysa çocuğum elinden fatih semtinin bütün oyuncakları geçiyor ama onun bir oyuncağı yok nasıl düşünemedim. Evlat yarın sabah okula gitmeden bana gel bu gece bu atölye de senin oyuncaklarını yapacağım. Çocuk o gece heyecandan uyuyamıyor nasıl uyur ki oyuncakları yapılıyor. Sabah güneş doğmadan erkenden fırlıyor evinden elinde okul çantası Ömer Denizin dükkanına gidiyor. Bakıyor Ömer Deniz dükkanın arkasında ki o atölye de başını masaya koymuş uyuyor. Masa da tahta oyuncaklar, hukuk kitapları ve çürütülmüş bir beden 6 yıl hapiste yatmış neden Nazıma şiirlerini okuttu diye. Ömer abi.. Ömer abii.. Geldin mi evlat.. Evet.. Oyuncaklarını istiyorsun değil mi.. Evet.. Evlat kusura bakma bütün gece ders çalıştım yapamadım.. Çocuk üzülür başını önüne eğer.. Dur şaka şaka yaptım bak bunlar senin artık seninde oyuncakların var.. Çocuk bir bakar kuklalar iplerle kolları başları ayakları oynayan kuklalar yapmış çocuk yaşasın diyor kuklaları kucağına alıyor çıkıyor hırkaişerif ilkokulun da okumaktadır. Köşede bekliyor arkadaşlarının gelmesini arkadaşları gelmeye başlayınca onları ayartıyor. Gel gel bak ben de ne var.. gel sende gel bak.. gel gel.. 5-6 arkadaşıyla o gün okulu kırıyor terk edilmiş bir evin yıkık virane bir evin odasında okuldan kaçtığı arkadaşlarıyla o çocuk Ömer Denizin yapmış olduğu ilk oyuncaklarıyla ilk gösterisini yapıyor o çocuk bugün hala oynuyor...
    MÜJDAT GEZEN...