• Kuran kıssalarını algılayışımız, adeta tarihten bir kesite şahitlik ediyormuşuz gibidir. Elbette bunda Kuranın anlatım usulü, daha da ötesinde bizim kuran tasavvurumuz etkilidir. Çünkü Kuran en nihayetinde Allah kelamıdır ve onda yazılan her şey hakikattir ve tek harfi değişmeden bize kadar ulaşmıştır. Şimdi bu pencereden birkaç kıssayı tahlil etmeye çalışacağız. Bu tahlilleri yaparken kuranın aynı kıssayı farklı surelerde farklı ayrıntılarla anlatmış olmasını göz ardı etmeyeceğiz ve kıssaları birlikte değerlendireceğiz.

    Musa & Firavun Diyaloğu:

    Şu’arâ 16. Firavun’una varın da deyin ki: “Biz, varlıkların sahibinin elçisiyiz
    Şu’arâ 17. İsrailoğullarını bırak da bizimle gelsinler.

    Bu ayetlerin açılımı A’râf suresinde şu şekilde yapılmıştır;

    A’râf 104. Musa dedi ki: «Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.
    A’râf 105. Allah hakkında gerçekten başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Size Rabbinizden açık bir delil getirdim; artık İsrailoğullarını benimle bırak!

    Altta Hz. Muhammed ve müşrikler arasındaki mücadeleye atıfta bulunduğunu düşündüğümüz 18. ayetten 30. ayete kadar olan bu gurup yalnızca A’râf suresinde geçmektedir.

    Şu’arâ 18. Dedi ki: Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi ? Hayatının bir çok yıllarını aramızda geçirmedin mi ?
    Şu’arâ 19. Sonunda yapacağını yaptın; sen nankörün tekisin
    Şu’arâ 20. Dedi ki; Onu yaptım ama hedefimde o yoktu
    Şu’arâ 21. Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı.
    Şu’arâ 22. İyilik sayıp başıma kaktığın o durum, İsrailoğullarını köleleştirdiğin için oldu.
    Şu’arâ 23. Firavun dedi ki; Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?
    Şu’arâ 24. Dedi ki; eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız, (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir.
    Şu’arâ 25. Dedi ki; etrafında bulunanlara: İşitiyor musunuz ?
    Şu’arâ 26. Dedi ki; O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir.
    Şu’arâ 27. Dedi ki; Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir.
    Şu’arâ 28. Dedi ki; Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir.
    Şu’arâ 29. Dedi ki; Hele benden başka birini ilah edin, seni zindanda çürütürüm” .
    Şu’arâ 30. Dedi ki; Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı ?

    Buradan sonraki ayetler neredeyse birebir aynıdır, ancak Firavun ve Hz.Musa’nın söylediği cümleler arasındaki değişiklikler dikkat çekicidir. Bu nedenle gerekli yerlerde farklılığın görülmesi için Arapça okunuşu da parantez içinde verilmiştir.

    Şu’arâ 31.( Firavun ) dedi ki: Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu! diye karşılık verdi.( Kâle fe/ti bihi in kunte mine-ssâdikîn)
    A’râf 106. (Firavun) dedi ki: Eğer bir mucize getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsan onu göster bakalım.( Kâle in kunte ci/te bi-âyetin fe/ti bihâ in kunte mine-ssâdikîn)
    Şu’arâ 32. Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ apaçık koca bir yılan (oluvermiş)!(Feelkâ ‘asâhu fe-iżâ hiye śu’bânun mubîn)
    A’râf 107. Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ apaçık koca bir yılan (oluvermiş)!( Feelkâ ‘asâhu fe-iżâ hiye śu’bânun mubîn)
    Şu’arâ 33. Elini de (koynundan) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (nur saçan bir şey oluvermiş)!(Veneze’a yedehu fe-iżâ hiye beydâu linnâzirîn)
    A’râf 108. Elini de (koynundan) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (nur saçan bir şey oluvermiş)!(Veneze’a yedehu fe-iżâ hiye beydâu linnâzirîn)

    Belki de bu suredeki en bariz farklılık alttaki iki ayet arasındadır. Aynı cümle Şu’arâ suresinde Firavunun ağzından, A’râf suresinde ise Firavunun avanesi tarafından zikredilmektedir.

    Şu’arâ 34. Firavun, çevresindeki ileri gelenlere dedi ki, Bu gerçekten bilgin bir sihirbaz! (Kâle lilmele-i havlehu inne hâżâ lesâhirun ‘alîm)
    Şu’arâ 35. Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz ?
    (Yurîdu en yuḣricekum min ardikum bisihrihi femâżâ te/murûn)

    A’râf 109. Firavun’un halkından itibarlı kişiler dediler ki “Bu gerçekten bilgin bir sihirbaz!”
    (Kâle-lmeleu min kavmi fir’avne inne hâżâ lesâhirun ‘alîm)
    A’râf 110. Sizi yerinizden, yurdunuzdan çıkarmak istiyor, Şimdi ne buyurursunuz ?
    (Yurîdu en yuḣricekum min ardikum femâżâ te/murûn)


    Şu’arâ 36. Dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy ve kentlere toplayıcılar gönder.
    (Kâlû ercih veeḣâhu veersil fî-lmedâ-ini hâşirîn)
    A’râf 111. Dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy ve kentlere toplayıcılar gönder.
    (Kâlû ercih veeḣâhu veersil fî-lmedâ-ini hâşirîn)
    Şu’arâ 37. Bütün bilgin büyücüleri toplayıp sana getirsinler.(Ye/tûke bikulli sâhirin ‘alîm)
    Şu’arâ A’râf 112. Bütün bilgin büyücüleri toplayıp sana getirsinler.
    (Ye/tûke bikulli sâhirin ‘alîm)
    Şu’arâ 38. Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.
    Şu’arâ 39. Halka: Siz de toplanıyor musunuz (haydi hemen toplanın), denildi.
    Şu’arâ 40. (Halk veya Firavun'un yandaşları) üstün gelen büyücüler olursa, herhalde onlara uyarız dediler.
    Şu’arâ 41. Büyücüler gelince Firavun’a dediler ki; “galip gelen biz olursak elbette bir ödül verilir değil mi?”.
    (Felemmâ câe-sseharatu kâlû lifir’avne e-inne lenâ leecran in kunnâ nahnu-lġâlibîn)

    Şu’arâ A’râf 113 .Büyücüler Firavun’a geldi ve dediler ki “Biz galip gelirsek elbette bunun bir ödülü olacak değil mi?”.
    (Vecâe-sseharatu fir’avne kâlû inne lenâ leecran in kunnâ nahnu-lġâlibîn)

    Şu’arâ 42. “Evet” dedi. Üstelik bana yakın kimselerden olacaksınız”.
    (Kâle ne’am ve-innekum iżen lemine-lmukarrabîn)

    A’râf 114. “Evet” dedi.“Üstelik benim yakınlarımdan da olacaksınız.”
    (Kâle ne’am ve-innekum lemine-lmukarrabîn)

    A’râf 115. Dediler ki “Musa! Önce sen mi atarsın, yoksa biz mi atalım?”
    (Kâlû yâ mûsâ immâ en tulkiye ve-immâ en nekûne nahnu-lmulkîn)

    A’râf 116. Musa: “Atın!” dedi. Atınca herkesin gözünü boyadılar. Onları korkuttular. Büyük bir büyü yaptılar. (Kâle elkû felemmâ elkav seharû a’yune-nnâsi vesterhebûhum vecâû bisihrin ‘azîm)

    (Şu’arâ suresinde A’râf 115’deki “Dediler ki “Musa! Önce sen mi atarsın, yoksa biz mi atalım?”sorusu yok !)

    Şu’arâ 43. Musa onlara; “ne atacaksanız atın” dedi.(Kâle lehum mûsâ elkû mâ entum mulkûn)
    Şu’arâ 44. İplerini ve değneklerini yere attılar ve şöyle dediler: “Firavun’un gücü adına galibiyet elbette bizimdir”.
    Şu’arâ 45. Arkasından Musa değneğini attı. O da onların gözbağı için yaptıklarını beklenmedik bir şekilde yutuverdi.
    A’râf 117. Musa’ya: “Sen de değneğini at” diye vahyettik. Değnek bütün uydurduklarını hemen yutuverdi.
    A’râf 118. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti.
    A’râf 119. İşte Firavun ve kavmi, orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler.
    A’râf 120. Sihirbazlar ise secdeye kapandılar.(Veulkiye-sseharatu sâcidîn)
    Şu’arâ 46. Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.(Feulkiye-sseharatu sâcidîn)
    Şu’arâ 47. Alemlerin Rabbine inandık dediler.(Kâlû âmennâ birabbi-l’âlemîn)
    A’râf 121. Alemlerin Rabbine inandık dediler.(Kâlû âmennâ birabbi-l’âlemîn)
    Şu’arâ 47. Musa’nın ve Harun’un Rabbine. (Rabbi mûsâ vehârûn)
    A’râf 122. Musa’nın ve Harun’un Rabbine. (Rabbi mûsâ vehârûn)


    Şu’arâ 49. (Firavun) dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Demek ki size sihiri öğreten büyüğünüzmüş o! Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve) bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!
    (Kâle âmentum lehu kable en âżene lekum innehu lekebîrukumu-lleżî ‘allemekumu-ssihra felesevfe ta’lemûn leukatti’anne eydiyekum veerculekum min ḣilâfin veleusallibennekum ecma’în)

    A’râf 123, 124 (Firavun) dedi ki “Ben izin vermeden ona inandınız ha? Besbelli ki bu gizli bir düzendir. Ülkede bu düzeni kurdunuz ki halkını buradan çıkarasınız. Ben size göstereceğim. Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım!
    (Kâle fir’avnu âmentum bihi kable en âżene lekum inne hâżâ lemekrun mekertumûhu fî-lmedîneti lituḣricû minhâ ehlehâ fesevfe ta’lemûn leukatti’anne eydiyekum veerculekum min ḣilâfin śümme leusallibennekum ecme’în)

    Şu’arâ 50. Dediler ki “Zararı yok, biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz”.(Kâlû lâdayr innâ ilâ rabbinâ munkalibûn)
    A’râf 125 . Dediler ki “Biz de Rabbimize döneriz.(Kâlû innâ ilâ rabbinâ munkalibûn)

    Son olarak sihirbazların ağzından aktarılan cümleler de iki surede değişikliğe uğramıştır.

    Şu’arâ 51. «Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız.» (İnnâ natme’u en yaġfira lenâ rabbunâ ḣatâyânâ en kunnâ evvele-lmu/minîn)

    A’râf 126. Sen sadece Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver, müslüman olarak canımızı al.
    (Vemâ tenkimu minnâ illâ en âmennâ bi-âyâti rabbinâ lemmâ câetnâ(c) rabbenâ efriġ ‘aleynâ sabran veteveffenâ muslimîn)


    Hz İbrahim & Meleklerin Diyaloğu:
    Hûd 69. Andolsun ki elçilerimiz (melekler) İbrahim'e müjde getirdiler ve: «Selam (sana) » dediler. O da: «(Size de)selam» dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.

    Hicr 52. Onun yanına girdikleri zaman, «selam» dediler. (İbrahim:) Biz sizden çekiniyoruz, dedi.

    Zâriyât 25. Onlar İbrahim'in yanına girmişler, selam vermişlerdi. İbrahim de selamı almış, içinden, «Bunlar, yabancılar» demişti.
    Zâriyât 26. Hemen ailesinin yanına giderek semiz bir dana (kebabını) getirmiş,
    Zâriyât 27. Onların önüne koyup «Yemez misiniz?» demişti.

    Yukarıda Zâriyât suresindeki üç ayet adeta Hûd 69 - Hicr 52 açar niteliktedir.Ancak devamındaki akış tamamen farklıdır.Hud suresinde melekler ilk olarak Lut Kavminden bahsederler ve çocuk müjdesini ibrahimin eşine dönük olarak söyledikleri izlemini verirler.Diğer iki surede melekler çocuk müjdesi ile söze başladıkları için Lut kavmine gidecekleri ibrahimin sorusu üzerine ortaya çıkar.Hud suresinde ise İbrahim olayı baştan beri bildiği için eşine verilen çocuk müjdesinin şaşkınlığını atar atmaz meleklerle tartışmaya başlar.

    Hûd 70. Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Dediler ki: Korkma! Lût kavmine gönderildik.( Felemmâ raâ eydiyehum lâ tasilu ileyhi nekirahum veevcese minhum ḣîfe kâlû lâ teḣaf innâ ursilnâ ilâ kavmi lût)

    Hicr 53. Dediler ki: Korkma; biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz.( Kâlû lâ tevcel innâ nubeşşiruke biġulâmin ‘alîm)

    Zâriyât 28. Derken onlardan korkmaya başladı. «Korkma» dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.( Fe-evcese minhum ḣîfetâ kâlû lâ teḣaf ve beşşerûhu biġulâmin ‘alîm)

    Hûd 71. O esnada hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak'ı, İshak'ın ardından da Ya'kub'u müjdeledik.
    Hûd 72. (İbrahim'in karısı:) Olacak şey değil! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu gerçekten şaşılacak bir şey! dedi.

    Hicr 54. (İbrahim:) Bana ihtiyarlık çökmesine rağmen beni müjdeliyor musunuz? Beni ne ile müjdeliyorsunuz? dedi.

    Zâriyât 29. Karısı çığlık atarak geldi. Elini yüzüne çarparak: «Ben kısır bir kocakarıyım!» dedi.

    Hûd 73. (Melekler) dediler ki: Allah'ın emrine şaşıyor musun? Ey ev halkı! Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur.

    Hicr 55. Sana gerçeği müjdeledik, sakın ümitsizliğe düşenlerden olma! dediler.

    Zâriyât 30. Onlar: «Bu böyledir. Rabbin söylemiştir. O, hikmet sahibidir, bilendir» dediler.

    Hicr 56. (İbrahim:) dedi ki: Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?

    Hûd 74. İbrahim'den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında (adeta) bizimle mücadeleye başladı.
    Hûd 75. İbrahim cidden yumuşak huylu, bağrı yanık, kendisini Allah'a vermiş biri idi.
    Hûd 76. (Melekler dediler ki): Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin (azap) emri gelmiştir. Ve onlara, geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir!

    Hicr 57. «Ey elçiler! (Başka) ne işiniz var?» dedi.
    Hicr 58. Dediler ki: «Biz, suçlu bir kavme gönderildik.»

    Zâriyât 31. (İbrahim:) O halde işiniz nedir, ey elçiler? dedi.
    Zâriyât 32. Dediler ki: «Biz, suçlu bir kavme gönderildik.»
    Bundan sonraki kısımda melekler, Hicr suresinde İbrahime cevap vermeye devam ederken, Zâriyât suresinde diyolog kesilir ve melekler olayı geçmiş zaman kullanarak anlatırlar.

    Hicr 59. «Ancak Lût ailesi hariç. Onların hepsini kurtaracağız.»
    Hicr 60. «(Fakat Lût'un) karısı müstesna; biz onun geri kalanlardan olmasını takdir ettik.»

    Zâriyât 33. «Üzerlerine çamurdan taş yağdırmaya (geldik).»
    Zâriyât 34. (Bu taşlar,) aşırı gidenler için Rabbinin katında işaretlenmiş (taşlardır).
    Zâriyât 35. Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık.
    Zâriyât 36. Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkından başka kimse bulmadık.
    Zâriyât 37. Acı azaptan korkanlar için orada bir işaret bıraktık.


    İbrahim & Kavminin Diyalogları :

    Bu kıssayı çözümlemek bir hayli güç. Çünkü kıssanın bir kısmı bir surede bir kısmı diğer surede, az bir kısmında da ortak olarak zikredilmektedir.Ortak olan kısımlardaki diyalog farklılıkları yine dikkat çekmektedir.

    Enbiyâ 52. O, babasına ve kavmine: Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor? demişti.
    Sâffât 85. Hani o, babasına ve kavmine: Siz kime kulluk ediyorsunuz? demişti.

    Sâffât 86. «Allah'tan başka bir takım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?»
    Sâffât 87. «O halde âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?»
    Sâffât 88. Bunun üzerine İbrahim yıldızlara şöyle bir baktı.
    Sâffât 89. Ben hastayım, dedi.
    Sâffât 90. Ona arkalarını dönüp gittiler. (Bu kısım Enbiyâ suresinde yer almaz )

    Enbiyâ 53. Dediler ki: Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.
    Enbiyâ 54. Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz, dedi.
    Enbiyâ 55. Dediler ki: Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?
    Enbiyâ 56. Hayır, dedi, sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şahitlik edenlerdenim. (Bu kısım Sâffât suresinde yer almaz )

    Enbiyâ 57. Allah'a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!
    Enbiyâ 58. Sonunda İbrahim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye.

    Sâffât 91, 92. Yavaşça putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş yemekleri görünce:) Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz? dedi.
    Sâffât 93. Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi.)


    Enbiyâ 59. Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zalimlerden biridir, dediler.
    Enbiyâ 60. (Bir kısmı:) Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrahim denilirmiş, dediler.
    Enbiyâ 61. O halde, dediler, onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şahitlik ederler.

    Sâffât 94. (Putperestler) koşarak İbrahim'e geldiler.
    Enbiyâ 62. Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim? dediler.
    Enbiyâ 63. Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa! dedi.
    Enbiyâ 64. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) «Zalimler sizlersiniz, sizler!» dediler.
    Enbiyâ 65. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun, dediler.

    Enbiyâ 66, 67. İbrahim: Öyleyse, dedi, Allah'ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâla tapacak mısınız? Size de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?
    Sâffât 95, 96. İbrahim: Yonttuğunuz şeylere mi ibadet edersiniz! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı, dedi.

    Enbiyâ 68. (Bir kısmı:) Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin! dediler.

    Sâffât 97. Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın! dediler.

    Enbiyâ 69. «Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!» dedik.
    Enbiyâ 70. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.

    Sâffât 98. Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık.
    Sâffât 99, 100. (Oradan kurtulan İbrahim:) Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek. Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver, dedi.
    Sâffât 101. İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik.


    Sonuç olarak denilebilir ki, surelerde anlatımlar farklı da olsa geçen kıssa aynı olayı ve aynı mesajı vermektedir, peki diyaloglardaki farklılıklar nasıl izah edilebilir ?
    Bunlar türü ne olursa olsun bir metnin sıhhatine gölge düşürmez mi ? Kaldı ki bahsettiğimiz sıradan bir metin değil, kaynağını her şeyi bilen yanılma veya unutma ihtimali olmayan Allah’a atfettiğimiz, içindeki her şeyin hakikat olduğuna inandığımız Allah’ın elçisine vahyolunmuş bir kitabın bir bölümünden bahsediyoruz.
    Bu ayetler tarihin bir bölümünde yaşanmış bir olayın ve gerçek şahsiyetlerin bize aktarılması ise, “dediki” diye başlayan bir cümlenin değişmesi, cümleye bir kelime eklenmesi veya çıkarılması ve hatta Şu’arâ 39 - A’râf 109’da olduğu gibi tamamen farklı aktarımı mümkün müdür ? Aynı şeye bir mahkeme zaptında rastlasanız itiraz etmez misiniz ? En azından ifade verenlerin sıhhatinden veya hafızasından şüpheye düşmez misiniz ?
  • Hiç kimse kendisi için gizlenen müjde ve mutluluğu bilemez.
    ___________
    Secde suresi 17. âyet
  • Yeni gün , yeni umut demek, güzel hâyırlar , mutlu ânlar demek.. Çünkü biz bu ayetin ferahlığına sarıldık.
    “Hiç kimse kendisi için gizlenen müjde ve mutluluğu bilemez.” (Secde Sûresi,17.ayet)
  • Kuşlar gelir konar pencereme, 
    Penceremden kuşlar uçar gider, 
    Bu kanat sesleri, bu hengame, 
    Kâh müjde olur kâh kara haber.

    Tüylerinin renginden bilirim 
    Hangi kuş hangi iklimden gelir; 
    Aşkımı kuşlara sor sevgilim; 
    Öleceğim günü kuşlar bilir.
  • NAAT-I ŞERÎF (O Gece Sendin Gelen)

    Arş’ın kubbelerine, adı nûrla yazılan,
    İsmi; semâda “Ahmed’’, yerde “Muhammed’’ olan,
    Yedi katlı göklerde, Hakk Cemâli’ni bulan,
    Evvel-Âhir yolcusu, Yâ Hazreti Muhammed.

    Sağnak nûr yağmurları, inerken yedi kattan,
    O gece, Sendin gelen, ezel kadar uzaktan,
    Melekler, her zerreye, müjde verirken Hakk’tan;
    O gece, Sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.

    Güneşler; o gecenin, nûruna secd ederken,
    Yıldızlar; meşk içinde, kâinat vecd ederken,
    Bütün hamd ü senâlar, Yüce Rabb’e giderken,
    O gece Sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.

    Kâbe’de şirk taşları, putlar yere dönerken,
    Cehâlet bayrakları, birer birer inerken,
    Bin yıllık, küfr ateşi, ebediyyen sönerken,
    O gece, Sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.

    O gece, Sâve Gölü, mûcizeyle kururken,
    Kisrâ Saraylarında, sütunlar savrulurken,
    Arz’dan Arş’a , âlemler, rahmetini bulurken,
    O gece, Sendin gelen, Yâ Hazreti Muhammed.

    Sen ki; doğum kundağı, ak bulutla örülen,
    Doğar doğmaz, Allah’a secde emri verilen,
    Alnında, âlemlere rahmet tâcı görülen,
    Kâinat Efendisi, Yâ Hazreti Muhammed.

    Sen ki; asâletine, ezelden hükmedilen,
    Tertemiz rahimlerle, lekesiz soydan gelen,
    Beşerî şüpheleri, Kur’ân ilmîyle silen,
    Seçilen sevgilisin, Yâ Hazreti Muhammed.

    Sen ki; büyük yargıda, şefaat müjdecisi,
    Bunca âciz beşerin, Mahşer günü bekçisi,
    Sen ki; Kur’ân şâhidi, Allah’ın son elçisi,
    Kurtuluş habercisi, Yâ Hazreti Muhammed.

    Sen ki; Âdem neslini, uçurumdan döndüren,
    Zulüm sancılarını, şefkâtiyle dindiren,
    İnkâr yangınlarını, irfânıyla söndüren,
    Âlimlerin sultanı, Yâ Hazreti Muhammed.

    Sen ki; güzel huyların, ahlâkın meş’alesi,
    Sabır doruklarında, beşerin en yücesi,
    Senin Cennet mekânın, fakirlerin hânesi,
    Gönüller hazinesi, Yâ Hazreti Muhammed.

    Câhiliye devrini, kapatan, ulu Sultan,
    Şefaatin, Allah’a yalvaran kolu Sultan,
    Rabb’imin, en sevgili, en yakın kulu Sultan,
    Melekler Sana hayran, Yâ Hazreti Muhammed.

    Sana şâhid, sonsuzlar, ezelden beri her an,
    Sana şâhid, âyetler, her zerre ve her mekân,
    Senden uzak kalmaya, nasıl dayanır ki can?
    Sen, her canda Cânânsın, Yâ Hazreti Muhammed

    Mîrâç gecesi, bir bir, açılıyorken gökler,
    Seni selamlıyorken, her katta peygamberler,
    Öyle bir an geldi ki; durdu bütün melekler,
    Hakk’ a yalnız yürüdün, Yâ Hazreti Muhammed.

    Gönül gözü görmeyen, can gözünü neylesin,
    Dünya’da dönmeyen dil, mahşerde ne söylesin,
    Allah, bütün beşeri, ümmetinden eylesin,
    Sancağının altında, Yâ Hazreti Muhammed.

    Hakk ile, kul vuslatı, o ilâhî düğünde,
    Hiç kimseden kimseye, fayda olmayan günde,
    Hasatları, has tartan, o terazi önünde,
    Noksanları bağışlat, Yâ Hazreti Muhammed.

    Bu îmân meş’alesi, hiç sönmeden yanacak,
    Ümmetin, Seni her an, mahşere dek anacak,
    Gönül tortularımız, nûr’unla paklanacak,
    Andımıza şâhid ol, Yâ Hazreti Muhammed.

    Biliriz ki; hükmü yok, bu dünya nîmetinin,
    Gönüldür sermayesi, âhiret servetinin,
    Sana, salât ve selâm, gönderen ümmetinin,
    Cennetler şâhidi ol, Yâ Hazreti Muhammed.

    (SALLALLÂHU ALEYHİ VE SELLEM)
  • "Seni sevdiğimde erkendi."
    "Bulduğunda geç kalmıştın!"
    Müjde Aklanoğlu
    Sayfa 15 - Destek Yayınları
  • Elç.14: 15 "Efendiler, neden böyle şeyler yapıyorsunuz?" diye bağırdılar. "Biz de sizin gibi insanız, aynı yaradılışa sahibiz. Size müjde getiriyoruz. Sizi bu boş şeylerden vazgeçmeye, yeri, göğü, denizi ve bunların içindekilerin hepsini yaratan, yaşayan Tanrı'ya dönmeye çağırıyoruz.
    Anonim
    Sayfa 330