• Bugüne kadar neden aramakla geçirdiğim zamanımı ancak suskunlukla telafi mümkün.
  • Bana sordular, ona hiç sarılmadın mı? Yumdum gözlerimi ve dedim ki, o bana dokunmadan sevebilmenin mümkün olduğunu öğreti. Sarılmasakta olur...🥀
  • 413 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Mankurtlaşıyoruz. Yavaş yavaş, ağır ağır. Uzun yıllardan beri. Farkında olmadan. Nedir peki mankurtlaşmak? Ya da sadece mankurt ne demek? Bu gizemli, manalı sözcük ne anlama geliyor?
    Cengiz aytmatov'un kendi topraklarının bağrından alıp romanla nakşettiği bir efsaneye dayanıyor mankurt. Efsane şu şekilde: Sarı-Özek bozkırında yaşayan, etrafındaki kabilelere eşkıyalık yaparak içinden Juan Juan kabilesi vardı. Bu kabile etrafındaki diğer kabilelerle sürekli savaş yapıyordu. Tabi her savaşta olduğu gibi bu savaşlarda da savaş esirleri oluyordu. Juan Juan kabilesi ellerine geçen savaş esirlerine daha önce görülmedik bir işkence yapıyordu. Esirin önce saçları tıraş ediyor, saç kökleri tek tek koparılıyor, akabinde elleri kolları bağlanıyor, başına yeni kesilmiş, sıcak, kanlı deve derisi yapıştırılıyor, bozkırın ortasına, güneşin altına bırakılıyor ve 5-6 gün yemek su vermeden olanda bırakılıyor. Pek çok esir bu işkenceye maruz kalırken hayatını kaybediyor. Hayatta kalanlarsa, hafızasını kaybediyor. Geçmişine ait ne varsa her şeyi unutuyor, adı dahil. Sadece efendisine hizmet için yaşamaya başlıyor. Bu işkenceden sonra diğer insanlara nazaran daha kuvvetli oluyorlar. Bu sebeple, köle pazarlarında en çok mankurtlaşmış insanlar satılıyordu.
    Mankurt kelimesi buraya dayanıyor. Efsanenin devamı ise şu şekilde: Bir savaşta oğlunu kaybeden Nayman Ana, oğlunun mankurt olmuş olduğunu öğreniyor. Oğlunu böyle bir durumdayken Juan Juan kabilesinin elinde bırakmak istemeyen Nayman Ana, her şeyi göze alarak Juan Juan kabilesinin yaşadığı topraklara gidiyor. Oğlunu buluyor fakat mankurt olan oğlu annesini tanımıyor. Annesi ona geçmişini, adını, ailesini, memleketini hatırlatmaya çalışıyor fakat oğlu maalesef hatırlamıyor. Bu durumu fark eden mankurtun efendisi, eline ok ve yay veriyor ve annesi bir daha gelirse onu vurmasını söylüyor. Annesini tanıyamayan mankurt, annesi bir daha geldiği zaman onu oklayarak öldürüyor.
    ***
    Evet, mankurt kelimesi buraya dayanıyor. Peki, eski zamanlara dayanan bu kelimeyi, efsaneyi bizim nasıl anlamamız gerekiyor? Artık Juan Juan kabilesi yok. Sarı özek bozkırında kabile savaşları yok. Nayman Ana, mankurtlaşan oğlu yok. Ama, eskisi gibi olmasa da, efsanedeki gibi bozkırın ortasında günlerce esirler bırakılmasada; şimdi, günümüzde daha farklı yöntemler uygulanıyor. Zulüm devam ediyor, işkence devam ediyor, soykırım devam ediyor, maziyi unutturma uğraşları da devam ediyor.
    Günümüzdeki bu durumu ikiye ayırmamız mümkün. Bu sayede mankurt kelimesinin manasını daha iyi anlayabiliriz. Birincisi, maddi zulüm; ikincisi manevi zulüm.
    İlk olarak maddi zulmü ele alalım. Bu zulüm; kanla, silahla, ateşle yapılan zulümdür. Sovyetlerin Müslüman milletlere yaptığı işkenceleri, soykırımları, katliamları buna örnek gösterebiliriz. Misal, Kırım halkı. Soyvet Devleti'nin emelleri, kini, ırkçılığı, din düşmanlığı sebebiyle Kırım'ın yerli halkı olan Kırım Tatarlarını, bir gece topraklarından sürmüşler. Bir çoğu yolda kırılıp gitti bu insanların. Geri dönmek içinse, insanların yaklaşık 50-60 yıl beklemesi gerekti. Bu insanlar, yapılan zulümler sebebiyle, koyulan yasaklar sebebiyle, dinlerinden imanlarından, kültürlerinden uzaklaşmışlardı. Günümüzdeki Kırım'da halen daha zulüm devam etmektedir. Halen daha insanlar dilediği gibi yaşayamamakta, kültürüne dilediği gibi bağlanamamaktadır. Çünkü yasaklar halen daha devam etmektedir.
    Sadece Kırım halkı değildir bu zulme uğrayan. Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan ve diğer devletler ve bu zulme uğramıştır. Kültürlerinden, mazilerinden, özlerinden koparılmışlardı bu insanlar. Halen daha o zulmün etkileri sürmektedir.
    Yaşayan örnekler bulabileceğimiz gibi, Cengiz Aytmatov'un Gün Olur Asra Bedel romanında da bulabiliriz bunlardan. Kazangap'ın oğlu Sabitcan mesela. Cenaze kafilesini geri döndüren Teğmen Tansıkbayev gibi mesela. İstisnalar da elbette ki mevcuttur, Yedigey Cangeldi gibi.
    ***
    İkinci olarak ele alacağımız zulüm, manevi zulüm. Bu zulüm, maddi zulümden şu yönüyle ayrılmaktadır: Maddi zulüm kan odaklıdır. Silahla, zorla, kanla işini görmektedir. Alttan alarak değil, çaktırmadan değil, herkesin gözüne sokar yapılmaktadır maddi zulümler. Manevi zulümse, meyveleri yıllar sonra alınacak şekildedir. Hemen etkisini göstermez. Zulme uğrayan, zulme uğradığını farkında bile değildir genellikle. Ve ilginçtir, bu zulmün sonunda bir millet topyekün değişmiş hale gelebiliyor.
    Örnek olarak, zulüm olup olmaması kişiden kişiye göre değişebilir biz sadece örnek vermeye çalışıyoruz, Tanzimat Dönemi'ni verebiliriz. Tanzimat Fermanı 1839'da ilan edildi. Bu ferman sayesinde, Türk milletinin kafa yapısı komple değişmeye başlamıştır. İlk Tanzimat döneminin ürünleri, Tanzimat döneminin fikir yapısını savunan aydınların ilk örneklerini yaklaşık 30-40 yıl sonra görüyoruz. Şinasiler, Namık Kemaller, Recaizade Mahmut Ekremler... Ve ayrıca, bu değişimin arafta kalan ürünleri de vardı. Hem kendi milletinden bir parça taşıyıp hem de kafasını komple Batıya adapte eden alafranga tipler ortaya çıktı. Mesela, Araba Sevdası'ndaki Bihruz bey. Bu değişimi kendisine rahmet olarak görüyordu. Batıya kaplandığı için kendini, tabiri caizse, ermiş olarak görüyordu. Ama sonucunda neler yaşadığımı malumdur. Mankurtlaşmıştır
    ***
    Sözlerimizi hülasa edelim.
    Maddi zulüm kanlı olur. Aynı Juan Juan kabilesinde olduğu gibi kısa vadede bir milletin beyni zorla yıkanmaktadır. Herkes zulmün olduğunun farkındadır.
    Manevi zulüm ise farkında olunmadan olur. Yani, zulme uğrayan zulme uğradığının genelde farkında değildir. Mankurtlaştığının farkında değildir. Yıllar sonra, yapabilirse eğer, başını ellerinin arasına alıp fark etmektedir. Ama iş işten geçmiş.
    Ne olursa olsun, dikkat buyurun, zulüm maddi veya manevi devam etmektedir.
    Hangisi olursa olsun zulümden korunmak ve karşısında durabilmek niyazıyla...
    İyi okumalar dilerim.
    Muhabbetle.
  • 114 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Didem Madak... Şiirlerinde annesizliğin acısını sık sık gördüğümüz kadın şairimiz. "Annesizlikten şair oldum." der Didem Madak. Doğum ile başlayıp hayatı şekillendiren anne arketipini şiir üzerinden göstermiştir bizlere. Pulbiber Mahallesi'nde o gördüğümüz "Füsun" annesinin ismidir. "Büyü" kelimesi ve "büyümek" fiili de bize çok güzel bir uyumla sunulmuştur. Didem Madak için şiir, değiştiren ve dönüştüren bir sihirdir. Kelimeleri kullanışı sözcüklerin birbiriyle ilişkisi de bunu gözler önüne sermektedir. Biz bu kitapta insanın, modern insanın yaşama karşı olan çaresizlik durumunu görüyoruz. Çocukluğuna duyduğu özlemin, hasretin üstesinden gelemez yazar. Büyümesine rağmen.

    Poşet Süt şiiri benim özel olarak sevip incelediğim bir şiirdi. Şair kelimelerden büyülü, sihirli bir dünya yaratmış adeta. Dilin sihirli değneği o muhteşem şair "büyümek", "büyü", "büyüyüm" gibi sözcüklerle bizleri o büyülü atmosfere sokuyor. Yine bu şiirde şair çocukluğunda yaşadığı mutlu, güzel günlerden bahsediyor.

    Beni derinden yaralayan bir şiiri de Vaziyet oldu. Bu nasıl bir anlatımdır diye düşünüp parçalandım. Annesini veli toplantısına götürür şair fakat bu toplantı ilahi bir dünyada gerçekleştiği için bu anlattıklarının tek şiir ile mümkün olabileceğini söyler. O şiiri de sizlerle paylaşmak isterim.
    Annem gidip sorsun bari okuldaki durumumu tanrıya
    Kızınız öfkesi koşunca yakalayamıyor hanfendi
    Kalbi delik, dikizliyor durmadan hayatı ordan.
    Kızınız lekelere peygamber oldu hanfendi
    Çarmıhı gevşemiş, çivi arıyor
    Kızınız kendini limon küfü sanıyor karıncalara karşı
    Küfrediyor "iyi ya" diyor sonra Edip Amcası gibi
    Kaçsınlar puştlar.
    Kızınız mânâyı fazla zorluyor
    Terkibinde takriben 1503 litre tuz ruhu var.
    Hangi mânâ dayanıyor aside hanfendi, eriyor.
    Olmuyor hanfendi olmuyor
    Sizin bu kızınız var ya kendini yangın kovası sanıyor
    Siz orda uyuyun hâlâ.

    Dünyamızın üstünde bütün ruhlar uyurken
    Annem uyandırılıyor uykusundan
    Üzgün dönüyor hep cennete veli toplantısından.
    Şiir icabı bunlar hep, gerçek hayatta olmuyor.
    İyiyim falan diyorum sana ama
    Bunlar hep sen yanımda olmadığından
  • Bu konulara kafa yormak boşuna; tıpkı cehennemdeki kazanlardan birini parçalamaya çalışmak gibi... İlk olarak bunu başarmak mümkün değil, ikinci olarak da bunu başarsanız bile kazandan çıkan alevle yanarsınız ve cehennem tüm görkemiyle varlığını sürdürür.
  • Keşke imkân olsaydı da (ki insan tabiatı için bu asla mümkün değildir) herkes, hepimiz, benliğimizin en gizli köşelerini olduğu gibi açığa vurabilseydik: başkalarına, hatta en yakın dostlarımıza, sırası gelince kendimize bile itiraf etmekten çekindiğimiz ne varsa, hepsini korkmadan ortaya dökebilseydik, dünyayı saracak pis kokudan hepimiz boğulurduk.
  • Herkes kendi içindeki dünyayı diğerlerine kabul ettirmek istiyor,sanki içindeki dünya,dışındaymış gibi; sanki herkes onu,onun kendini gördüğü gibi görmek zorundaymış gibi;sanki herkes yalnızca onun gördüğü gibi olabilirmiş,başka türlüsü zaten mümkün değilmiş gibi.

    Luigi Pirandello