Yatak yaylarında yankılanan kendi yüreğimin çarpmasını dinleyebilirim, kendimi okşayabilirim, kuru beyaz çarşafların altında, karanlıkta, ama ben de kuru ve beyazım, sert ve taneli; tabak dolusu kurutulmuş pirinç üzerinde elimi gezdirmek gibi bir şey bu; kar gibi. Bunda ölü bir şey var, terk edilmiş bir şey. Bir zamanlar bir şeylerin bulunduğu ve şimdi bomboş bir oda gibiyim, pencere dışında yetişen ayrık otların çiçek tozlarının birikip toz olarak yerde uçuşmaları dışında.
Hiç kimse seks yokluğundan ölmez. Aşk yokluğundan ölürüz. Burada sevebileceğim kimse yok, sevebileceğim bütün insanlar ya ölü ya da başka bir yerdeler. Nerede olduklarını kim bilebilir ya da şimdi adlarının ne olduğunu? Hiçbir yerde de olmayabilirler, tıpkı benim onlar için olmadığım gibi. Ben de kayıp bir kişiyim.
Bir bardağın kenarını ıslatıp parmağınızı bu kenar üzerinde gezdirdiğinizde bir ses çıkacaktır. İşte, benim hissettiğim bu: bu bardak sesi. Kırık sözcüğü gibi hissediyorum kendimi.
En eski kilisenin yakınındaki mezarlıktaki mezar taşlarının birinde bir çapa ve bir kum saati var ve şu sözcükler: Umut içinde.
Umut içinde. Bunu neden ölü bir insanın mezar taşına yazmışlar ki? Uman ölü müydü, yoksa hâlâ yaşayanlar mı?