Iztırabı yaratan ulvî ve içtimaî engelleri birer birer ortadan kaldıran insan, yok oluyor. Kolaylıkla ve bollukla elde edilen hazlar, önce şuuru uyuşturuyor, sonra kalbi harap ediyorlar; sonunda
İnsanlık sarhoştur, kolay kolay kendine gelemeyecek kadar sarhoş. Onu kendine getirecek hareketi temenni edelim ki insanlığın tarihinde daima görüldüğü gibi, bir büyük belâ, büyük bir musibet olmasın.
Gerçek saadet yolundaki insanın her adımı, yeni bir ülke kazanma hareketi değildir, belki kendi ülkelerinden bir kısmını daha terkedip çekilme hareketidir. Bunda zafer, elinde kendinin olan ne varsa hepsini terkedebilmektedir. Bir makaradan çekilen iplik gibi bütün dünya emellerini, âleme ait bütün istekleri kendinden ayırıp kopararak terkedebilen insan mesuttur. Varlığının son huzmesi olan hayatı bile sırası geldiği anda “al emanetini!” diyerek sahibine neşve içinde teslim etmesini bilen, ancak yaşanmaya değer bir hayatın sahibi sayılır. “Emelsiz insan zayıftır” diyeceksiniz, asla! Bedbaht mıdır, dersiniz? Hayır. Asıl o gönlünü ve bütün varlığını sonsuzluğa bağladığı, ilâhî vaadin sonsuzluğunda mest yaşadığı için hepimizden ziyade mesuttur ve sonu olan mahdut âlemin kuvvetlerini bırakarak sonsuzluğun kuvvetine bağlandığı için hepimizden daha kuvvetlidir.