Endişeli, kuşkulu bir duygu geçti içinden, fakat soluk aldığını fark etmişti oğlunun. "Cumali!" diye seslendi, sesinde endişelerin, kuşkuların bütün tonlarını vurgulayarak.
"Deli olacaksın oğlum."
Cumali irkilerek açtı gözlerini, fakat hiç bir olumsuzluk yoktu irkilmesinde. Tersine, nerdeyse içine sevinçler dolduğunu șaşkınlıkla ayrımsadı ama neye sevindiğini anlayamadı. Güleç bir yüzle baktı anasına. Deli olacağını belki de ilk kez anasından işitmişti, belki bunun içindi, gerisini düşünmedi, düşünmek de istemedi. Çekirgelerin ötüşlerini yeniden işitmeye başladı.
Bir keresinde, bir yerde insanın ağlaması gerektiğini öğütleyen bir şey okumuștu. Ne ki nasıl ağlaması gerektiğini bilmiyordu. "Ağlayıp napacaksın kardeş?" demişlerdi ona. Şaşırmış, bocalamış, işin içinden çıkamamıştı. Sonra kendini zorlayarak: "Belki böyle ilerleriz." demişti. Bu kez de: "İlerleyip napacaksın kardeş?" demișlerdi. Gülünç düştüğünü sanıyor, gülünç düşmüş olmaktan korkuyor, ama korkusunu hissettiği anda bu kez de nefsinin bir başka oyununa gelmiş olduğunu derinden derine duyumsuyordu. Gülünç düşmekten niçin korkuyorum, diye soruyordu kendi kendine ve cevap veriyordu: çünkü nefsim gülünç düşmeyi istemiyor. Öyleyse gülünç düşmeye mi çabalamalıydı? O zaman da: "Gülünç düșüp de n'apacaksın kardeş?" mi diyeceklerdi kendine? Hayır, bu işin içinden çıkamayacaktı.