“Lakin hayat, zaaflarımızı görmezden gelip yaralarımızı unutmakla, vedaları dengeleyen buluşmalarla, tehlikeleri yok sayıp ölümü inkarla kaim, değil mi ya?”
“Günün birinde her fani gibi yaşlanacaksın. Bu ay yüzün kırışacak, bedenin buruşacak ve hâlin azalacak bu doğal değişimi sakın ha düşmanın sanma. Bilakis yüzünde beliren her çizginin ardından Allahʼa şükret. Çünkü o çizgilerin her biri yaşadığın, yaşayacağın iyi ve kötü günlerin karışımından doğan bir iz olacaktır. Aynaya bakınca hatıralarını, tecrübelerini ve mazideki hislerini izleyebileceksin bu sayede. Günün birinde çocuklarına hatta torunlarını anlatacağın nice anıyı o kırışıklıkların arasından birer kitap misali çekip çıkaracak ve sayfa sayfa okuyacaksın. Asıl mühim olan, içini neyle doldurduğundur. Ruhunu, şu etrafımızı saran uçsuz bucaksız topraklar gibi düşün. Her bir karışını değerlendir. Ek ve biç. Rüzgar esse de, kar yağsa da, zelzele olsa da istikrarı sürdür. Zaman denen yolda kayıp düşsen de kaderine teslim olma. Ayağa kalk ve yürümeye devam et! Oku, keşfet ve düşün.. Unutma dışımız kabuk, içimiz özdür. Bize öz lazım. İnancını, dilini ve yurdunu her şeyin önünde tut.”
“İnsan doğarken niye ağlar bilir misiniz? Çünkü bütünden kopan bir parça olarak bu dünyaya gelmiş ve o derin uykusu başlamıştır. Kimi insan için yirmi yıldır bu uyku, kimisi için ise yüz yıl... Tuhaf olan şu ki, insan zamanla uykuda olduğunu unutup dünyanın önemsiz ayrıntılarının içine dalar. Ama en sonunda tüm uykuların kapısı aynı yere açılır. Gece başımızı yastığa koyduğumuz andan itibaren sabaha kadar gördüklerimiz ise basit şeylerdir. Bütün uykunun içinde dolaşan küçük uykulardır. Okyanusun içindeki balıklar misali...”