"Kendinden ödün veren gururunu, bir celladın insafına ipotek eder."
Ve başlar çarşılarda o amansız lekelerin satışı,
Kumaşlar kirlenir, dualar kirlenir, gökyüzü ufalır.
Bir adam ki kendi toprağına yabancı basan ayaklar gibi,
Eğilir, eğildikçe göğsündeki o eski mızrak kırılır.
Biz ki çeliğin ve imanın koyu kıvamından gelmiştik,
Şimdi hangi fiyata fit olduk bu rehin dükkânlarında?
Bileklerimizde pranga yokken, ruhumuzu teslim ettik;
Karanlık, bir urgan gibi dolanıyor nefesimizin hatlarında.
Söyle ey kalbim, hangi meydanda unuttun o dik duruşu?
Hangi panayırda harcadın heybendeki o ağır öfkeyi?
Celladın satırı parıldarken güneşin altında,
Boynunu uzatıp bir tebessüm beklemek...
İşte budur insanın, kendi elleriyle kazdığı o derin kuyu.
✍️ Murat
Şiire ait bir kadın
Kadına ait bir adam
Adama ait bir sevda
Aşkına sahip çıkmak haysiyetli adam işidir
Lakin haysiyet dediğin, bıçak sırtı bir coğrafya.
Yürürsün, ayaklarında paslı bir çivi, kalbinde eski bir töre.
Kimse sormaz adama: "Bu yokuşu neden tırmandın?"
Kimse bilmez, aşk, bir infazın başlangıcıdır bazen.
İnsan, kendi uçurumuna kendi eliyle kurar darağacını.
Bak, şafak söküyor yine, İstanbul'un sırtında bir yorgunluk.
Sokaklar tenhalaşır, korkular billurlaşır.
Bir adam, kendine dönen bir sürgün gibi bakıyor aynaya.
Eğilse boynu, sevdası kanayacak..
Doğrulsa, göğü delen bir kederin tam ortasında kalacak.
Eskidi dünya, kelimeler bile pas tuttu.
Ama unutma,
sevmek bir meydan okumadır çağa.
Ve haysiyet, o meydanda dimdik durabilmektir.
Bir kadının bakışında saklı olan o kadim yangını,
kendi küllerinle yeniden tutuşturup
yenilginin zırhını, zaferin gömleği gibi giyinmek!
Zira, sadece kaybedenler bilir aşkın ağırlığını.
Ve haysiyetli adam, o ağırlığı taşımak için
ömür boyu, kendi gölgesini bile kendine düşman eder.
Haysiyetli adam haysiyetli sever.
Ve sevdası meze olmaz masalara.
Lâldir aşkın dili, sırdır aşk
Anlatılmaz masallarla.
✍️ Murat
Sürgün Edilmiş Bir Ezelin Şafağı
Yüzümde, vaktin pas tutmuş aynasından kalan bir keder,
Bir ömür, göğüs kafesimde kaçak yaşayan bir kıyamet.
Aşk, dediğin; çölün kumuna yazılmış bir hüküm giymiş harf,
Hasret, o harfin içinde boğulan bir sessizliğin istikameti.
Ufkuma serilen bu gökyüzü, yırtık bir kadife kumaş,
Yıldızlar, uzak bir şehrin kör pencerelerinde sönen kandil.
Özgürlük; prangasını kendi bileğine döven bir delinin azmi,
Yoksa uçuruma kanat çırpan kuşun, göğe olan intikamı mı?
Bak, zaman bir nehir değil artık; bir harabe sükûneti,
Hatıralar, kabuk tutmuş yaramın altında saklı birer mahşer.
Ben, kendi içimin sürgününde mülteci bir kelimeyim şimdi,
Ve sen; varlığın kıyısında, ebediyete açılan o mağrur kale.
Kıyamet yaklaştığında, dağlar bir yün yumağı gibi savrulurken,
Gözlerinde sönen o son parıltıyı mühürleyip saklayacağım.
Çünkü aşk, enkazın altında kalan bir ruhun,
Yeniden dirilmek için seçtiği o en zor, o en sessiz yoldur
✍️ Murat
İsmini anmak; bir hükmün infazı gibi çöküyor üzerime.
Kelimeler, bir devletin sarsılmaz sınırları kadar yalın,
Bir kurşunun namludan çıkışı kadar sade,
Ve o kadar samimi ki; insana ancak kendi celladı söyletir bu ismi.
Vatan, diyorlar; evet, ismin öyle bir yer tutuyor ki göğsümde
Ayaklarımın feri kesiliyor, eşikte duruyorum.
Hangi sayı hangi sayıdan sonra gelir, unutuyorum.
Ben, kendi içimde bir devlet kuruyorum:
Sınırları sen, halkı yine sen, anayasası benim sana olan suskunluğum.
✍️ Murat