En baştan söyleyeyim Kefaret; okuduğum tüm romanlar içerisinde en beğendiğim ve en etkilendiğim eserlerden biri oldu. Ve bunu çok yönlü bir şekilde başardı.
Öncelikle Man Booker ödüllü İngiliz yazar Ian McEwan'ın üslubu inanılmaz. Karakterler tüm kitaba yayılmış şekilde irdelenirken, her bir bölümde iç hesaplaşmalar, bireysel ve toplumsal etki ve dönem şartları kurguya deyim yerindeyse yediriliyor. Adeta kulak memesi kıvamına getirilen olay okuyucuya öyle bir sunuluyor ki, cümlelerden aldığınız edebi keyfi yavaş yavaş sindirmekle, tırnaklarınızı yedirten durum acaba ne olacak, karakter ne düşünüyor, ne yapacak soruları arasında gidip geliyorsunuz ve sayfaları hızla çeviriyorsunuz.
Konu çok hassas. Çocukluktan çıkıp genç kızlığa doğru adım atan, kendi hayal dünyasında yaşayan, kitap boyunca her açıdan davranışlarını sorgulayacağınız 13 yaşındaki karakterimiz, ablası ve aile hizmetçisinin oğlunun yakınlaşmasına şahit oluyor. Ancak yaşadığı hayal alemi, etrafında gelişen ailesel olaylar, yaşadıklarını tiyatralleştirme güdüsü ile kitabımızın odak noktasını oluşturacak bir suç işlenmesine sebep oluyor.
Bu suç neticesinde kitapta her karakterin kendi dünyasını, o dönemin İngiltere'sinin ve Fransa'sının sahne olduğu 2. Dünya Savaşı gölgesinde, ayrı ayrı dinleyerek suç, ceza, affetme, bedel ödeme ve unutma üzerinden okuyoruz.
Kefaret bence özel bir eser. Güzelliğinin yanı sıra etkileyiciliği ön planda, okurken ve okuduktan sonra içinize işleyen ve düşüneceğiniz, biraz abartarakta olsa adeta unutamayacağınız bir deneyim yaşatan kitaplardan. Benzer etkileyiciliği John M. Coetzee'nin 'Utanç' ve Kobo Abe'nin 'Kumların Kadını' adlı eserlerinde hissetmiştim. Benzer konuya veya üsluba sahip değiller ancak etkileyicilik ortak yanları. Hızla sayfa çevirme isteği ile yavaş yavaş