Hayatınızda bir gün bile pişman olmayın; iyi günler mutluluk verir, kötü günler deneyim verir, en kötü günler ders verir ve en iyi günler anı bırakır." Lev Tolstoy
Dear My Friends
Yaşamayı öğretiyorum kendime. 20’lerim insanları kırmaktan korkan, nahif bir ruhtu. Çocukken sahip olduğu cesareti, kuzey yıldızını kaybetmişti. İçine sindikçe sindi, kabuğu kırılır diye kımıldamadı bile. Ama 20’lerim biter ve 30’larım başlarken bir şeyler değişti. O çocukluk hallerime döndüğümü hissettim. Yaşlıların nasıl bu kadar rahat davrandığını anlıyorum, yaşlanmak demek çocuklaşmak demek. Sosyal anksiyeteden kendini sıyırıp toplumun ne olduğunu bilmeden, içinden geldiği gibi davranmak demek. Ve şimdi 30’larımda… Korkularımı yeniyorum, denemek isteyip de çekindiğim ne varsa kendimi tam ortasına atıyorum, kırıldığımda söylüyor ve yerine göre kırmaktan da çekinmiyorum, elalemi gözümün ardında bırakıyorum :) denediğim yeni şeylerden kimileri hüsranla sonuçlanıyor, kimisinde potansiyel taşıdığımı görüyoruz, kimisini “bir daha asla yapmam” deyip sayfayı kapatıyorum, kimisini bir ömür boyu mutlulukla yapacağımı düşünüyorum. Şanslıyım çünkü kışıma renk veren dostlarım bana eşlik ediyor. Bazı zamanlarda ise hiç arkadaşım yokken giriştiğim bir aktivitede yeni dostluklar ediniyorum. Sabahları denize girip yüzüyor, 70 yaş üstü teyze ve amcalarla sohbet ediyorum, kahvaltıda gazete okuyorum, Afrika müzikleri dinliyorum, dans ediyorum, içimden geçenleri söylüyorum, aileme vakit ayırıyorum, trafikte kızıyorum hatta bazen küfür bile ediyorum. Sigarayı bıraktım, spor yapmaya başladım, okumalar yapmaya geri döndüm, ekran süremi azalttım, başladığım işi bitirmeye çalışıyorum, aldığım kararların arkasında durup kendi limitlerimi zorluyorum, sadece ihtiyacım olanı almayı öğrendim, hayatımdaki fazla nesnelerden kurtulmaya ve sade yaşamaya çalışıyorum. Yaş almak kötü değilmiş meğer :) Zaman bana nasıl yaşamam gerektiğini öğretiyor, bense ona ne kadar değerli olduğunu bildiğimi
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
olmamasına razıyım. oluyormuş gibi olmasın yeter. elinizden geleni yapdıkdan sonra , hala da olmuyorsa , o zaman ayağınızdan geleni yapın: gitmek gibi mesela. dayanılmaz olan aslında yaşam değil, insanlarmış. " pek çok şeyin bambaşka olmasını isterdim.. güzel bir dilekti, belki düzgünce dileseydim.. benim yalnızlığım insanlarla dolu.. bir hedef var, ama yol yok; bizim yol dediğimiz şey, bir duraksama anı. en iyiyi ararken, iyiyi kaybediyorsunuz. "sein" sözcüğü almancada iki anlama gelir:"var olmak" ve "onun olmak." dışarıya kapanmak esasen içeriye açılmaktır. huzur mu istiyorsun? az eşya, az insan.. kendine bir engel arayarak vaktini boşa harcama. belki de hiç engel yoktur "kör bir kuş gibi. nerede sert bir duvar var oraya çarpıyorsun."
Ah'lar dünyası
Bazı insanlar şehirlerde yaşar, bazıları evlerde, bazıları ise yıllardır içlerinden çıkamadıkları bir duygunun içinde. Ben uzun zamandır ah'lar dünyasında yaşıyorum. Haritalarda yeri olmayan, hiçbir trenin uğramadığı, hiçbir navigasyonun tarif edemediği bir yer burası. Sokakları yarım kalmış konuşmalarla döşeli, kaldırımlarında dönmeyen insanların ayak izleri var. Burada her köşe başında bir "keşke" oturur, her pencereden bir özlem dışarı bakar. İnsan yürüdükçe geçmişine rastlar. Bazen bir çocuğun gözlerinde kendi çocukluğunu görür, bazen bir yabancının sessizliğinde kendi suskunluğunu. Çünkü bu dünya, kaybettiklerimizin ve söyleyemediklerimizin kurduğu görünmez bir ülke gibidir. Ne kadar uzaklaşmaya çalışırsan çalış, akşam olunca yine aynı sokaklara dönersin. Benim ah'larımın çoğu bir insanın ardından değil, bir ihtimalin ardından yükseldi. Çünkü bazen insan sevdiği kişiyi değil, onunla kurduğu hayali kaybeder. Bir gün birlikte yürüneceğini düşündüğü yolları, birlikte bakılacağını hayal ettiği gökyüzünü, birlikte susulacağını sandığı akşamları kaybeder. Sonra geriye yalnızca gerçekle hayalin arasındaki o uzun mesafe kalır. İnsan birini kaybettiğinde ağlar belki ama bir ihtimali kaybettiğinde içinde sessiz bir mezarlık kurulur. Orada gömülü olan şey bir insan değildir; yaşanabilecekken yaşanamayan bütün hayatlardır. İnsanlar ah'ların yalnızca üzüntüden doğduğunu sanıyor. Oysa en büyük ah'lar çoğu zaman öfkeden doğar. Bir zamanlar seni sevdiğini söyleyen birinin ardına bile bakmadan gitmesine, yıllarını verdiğin şeylerin bir cümleyle yok sayılmasına, içindeki çocuğun ihtiyaç duyduğu sevgiyi alamamasına duyulan öfkeden... Çünkü bazı yaralar kanamaz, bazı yaralar kızdırır. İnsan bazen ağlamaktan değil, öfkelenmekten yorulur. İçinde sürekli "Neden?" diye soran bir sesle
Nicos Kazancakis, Zorba'nın yazarı. Mezar taşında şey yazıyor "Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm. Birçok şey yaşanıyor ama hiçbiri karşısında çok büyük bir sevinç ya da üzüntü duymadığımı fark ettim. Bir olaya verdiğimiz biçim, değer, kıymet zaman içinde değişebiliyor. Mesela bugün senin canını çok sıkan bir şeye bir süre sonra uzaktan bakıyorsun diyorsun ki "Ulan iyi ki öyle olmuş" diyorsun ya da bugün çok sevindiğin bir şey bir süre sonra bütün acılarının kaynağı haline gelebiliyormuş. Bütün işkenceler bir gün diniyor ve bir süre sonra acının da, mutluluk gibi, bir anlamı kalmıyor. Bu da aslında hayatın anlamsızlığının anlamına getiriyor beni. Yaşama derinden katılmak istiyorum ama ona daha az bağlı kalmak koşuluyla. Yani "Ölüyoruz demek ki yaşanılacak!" İsmet Özel diyor ya. Yani o tutkuya sahibim ama şu an geldiğim noktada bunu ben biraz pozitif nihilizm gibi anlıyorum. Aslında absürt bi gerçekliği kapsıyor. Böyle Kierkegaardvari, "Karanlıkta atılan kahkaha" gibi.
İnsanı en çok "mutluymuş gibi görünme" duygusu yıpratır. 📕☕️🖋