Onu mahveden güzelliğiydi; güzelliği ve o yana yakıla dilediği gençliği. Onlar olmasa hayatı lekesiz, tertemiz olabilirdi. Güzelliği bir maskeden, gençliğiyse gülünç bir taklitten, bir farstan ibaretti.
Ah! Kibir ve tutkuyla gözünün döndüğü o canavarca anda nasıl da dua etmişti, portre gelip geçen ömrünün tüm yükünü sırtlasın da kendisi ebedî gençliğin olanca ihtişamını sürsün diye. Tüm hüsranlarının sebebi oydu. Oysa işlediği tüm günahların cezasını anında çekseydi onun için çok daha iyi olurdu. Ceza çekmenin insanı arındırıp temizleyen bir yanı vardı. İnsanın hakkaniyetli bir Tanrı'ya ettiği dua "Günahlarımızı bağışla," değil de, "Yaptığımız kötülükler için bizi cezalandır," olmalıydı.
İnsanın asla değişemeyeceği doğru muydu acaba? Gençliğinin o tertemiz saflığını deli gibi özlüyordu. Ruhunu kirletmiş, zihnini yozlaştırmış, hayal dünyasını korkularla doldurmuştu; başka insanları kötülüğe yöneltmiş, bundan da zalimce bir haz almıştı. Yolunun kesiştiği en temiz, en umut vaat eden hayatları özellikle seçip o insanları, insan içine çıkamayacak hale getirmişti. Bunlar telâfi edilemez şeyler miydi? Dorian için hiç umut yok muydu yani?
"Bilmek felâket getirir. İnsanı cezbeden belirsizliktir. Sis bulutu çökünce her şey daha bir güzelleşir."
"İnsan siste yönünü de şaşırabilir."
"Tüm yollar eninde sonunda aynı yere varır sevgili
Gladys."
"Neresiymiş orası?"
"Hayal kırıklığı."