Gecenin gerçekdışı gölgelerinin ardından alışkın olduğumuz gerçek yaşam çıkagelir. Kaldığımız yerden devam etmek zorundayızdır; bıkkınlık verici tektipleşmiş alışkanlıkların sürdürülebilmesi için gerekli çabayı devam ettirme zorunluluğu omuzlarımıza çöker. Bazen de bir sabah gözlerimizi, karanlıkta gönlümüze göre yeniden tasarlanmış bir dünyaya açmak için çılgınca bir istek duyarız; her şeyin yepyeni biçim ve renklere büründüğü, değişip dönüşebilen, sırlarla dolu, geçmişe dair hemen hemen hiçbir iz taşımayan, her tür bilinçli yükümlülükten ve pişmanlıktan azade, sevinçli anıların hüzünlendirip mutlu anıların acı vermediği bir dünya.
Gün geçtikçe kendi güzelliğine daha da sevdalanıyor, ruhundaki çürümeye daha fazla dikkat kesiliyordu. Kırışan alında ve şehvetli ağzın kenarında beliren o habis çizgileri canavarca diye tabir edilebilecek bir keyifle, büyük bir dikkatle inceliyor, yaşlanma izlerinin mi, yoksa günah izlerinin mi daha kötü olduğuna karar vermeye çalışıyordu.
Şu mor örtünün altındaki yüz canavarlaşsa, çirkinleşse, çürüse ne çıkardı ki. Nasılsa hiç kimse görmeyecekti. Dorian bile görmeyecekti. Ruhunun yozlaşıp çürüyüşünü seyretmenin ne âlemi vardı ki? O gençliğini muhafaza edecekti ya, önemli olan buydu. Hem ruhu zamanla iyileşip güzelleşemez miydi? Geleceğinin illa utanç verici olması gerekmiyordu ki.
Nasıl ki kurtlar cesetleri çürütüyorsa, günahları da bu tuvaldeki figürü öyle çürütecekti işte. Güzelliğini mahvedecek, tüm zarafetini yiyip bitirecekti. Onu kirletecek, bir utanç nesnesine dönüştürecekti. Her şeye rağmen o şey bir türlü can veremeyecek, ilelebet yaşayacaktı.