Brandon hayranlığım yavaş ama lineer olarak ilerleyen bir süreç. Adamın yazdığı serilerin maşallahı olduğu için cesaret edip başlamak zaman istiyor. Başladığımda da hayran olmadan duramıyorum.
Sissoylu da onlardan biri olarak yerini aldı. Zaten evren yaratma konusunda Brandon beyefendi haddinden fazla beni kendine hayran bırakıyor, artık ne diyeceğimi de bilemiyorum.
Gelelim Sissoylu'ya... Öncelikle giriş süreci bir miktar sancılıydı. Çünkü her şeyi anlamak ve kimin kim olduğunu, gücü neymiş, olayı neymiş öğrenmek biraz zaman aldı. Vin, kendi gücünden haberdar olmayan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Ama bu diğer klişelerde olduğu gibi her şeye muktedir olan bir kahramanın hikayesi değil. O açıdan severek gelişimini takip ettiğim bir kızçe oldu.
Herkesin dilinden düşüremediği Kelsier ile de tanıştım. Pinterest gibi platformlarda Brandon Sanderson yazdığımızda karşımıza çıkan o meşhur yaralar içerisindeki kahraman... Ah be Kelsier. Şahsına münhasır bir beyefendi. Çetesine karşı bir anne gibi diyebilirim. Yakınındaki insanlara karşı oldukça sıcak ve koruyucu. Onun dışında elbette diğer skaalara karşı yumuşak bir yanı var ama sanki daha gözden çıkarılabilir olarak görüyor onları.
O yüzden öyle "halk kahramanı" olarak göremedim Kelsier'ı.
Son İmparatorluk'ta bir devrim okuyoruz. Yaşlanmayan ve ölmeyen bir Lord Hükümdar'ın altında asiller ve onların köle halkı skaalar, asilleri dolandıran çeteler ve bu düzeni bozmaya çalışan bir oluşumu anlatıyor Brandon.
İlk başta tepkim "Silivri soğuktur," olsa da ilerleyen sayfalarda Silivri'nin soğukluğundan haberdar olduklarını fark ettiğim birçok konuşma geçti :D
Bu çete ne yaptığını biliyor ve sonuçlarından da epey bir farkındalar.
Ancak kitabın yarısına kadar kendimi biraz zorlanırken bulduğumu da söylemem lazım.