Bir duruşu olmalı insanın,
bir bakışı, bir anlayışı,
bir aşkı, bir davası olmalı.
Gökyüzüne bakmayanların
kalbi daha çok kirlenir.
Ve insan en çok göğe vurgun.
Sonra zifiriliğe, şiire
ve hep Allah’a….
Uçmayı öğrenmeden, göçmeye mecbur
kalmış bir kuş gibi kalbimiz.
Ah şu yalnızlık kemik gibi
ne yana dönsem batar.
Çünkü kırıldım, avuç uçlarıma kadar…
Şu küçücük kalpte nice hakkın yüklü…
Beni kabullen, kendini
yanına al, gidelim…
Çıktığım her yerin kapısını
sert kapatmamla tanınırken,
senin kapın çarpmasın diye
arasına elimi koydum…
Şimdi yoksun üstelik uzaktasın….
Ellerin yapayalnız biliyorum.
Gözlerin dalıyor yine.
Hep benim için olmalı….
Yine de biri çıksa, nasılsın dese
alışkanlıkla iyiyim diyeceğim.
Neyse…
Bitti o şiir!
Başka mısra gerekmez.
Avrupa ve Amerika kadar tarih boyunca kadın katliamı yapmış başka bir coğrafya bulmak zordur.
Fatıma el-Fihri 800’lü yıllarda Ortadoğu’da dünyanın ilk üniversitelerinden birini kurarken, Avrupa’nın göbeğinde 1600’lerde on binlerce kadın cadı avı adı altında yakılıyordu. Bugün çıkıp “kadın hakları” söylemini sahiplenenlerin tarihine bakınca insan ister istemez soruyor: Bu nasıl bir hafıza?
Ben haklarımı, binlerce yıllık muhkem tarihimden alırım. Kadını tarih boyunca sömüren, kolonilerde kadınları ve çocukları insan yerine koymayan bir medeniyet anlatısından değil. İngilizlerin 1900’lerin başında kolonilerde kadınları ağır işlerde hayvan yerine kullandığı dönemler çok da uzak bir geçmiş değil. Kolonyalizm dediğimiz şey zaten başlı başına bir insanlık trajedisidir.
İşte bu yüzden meseleye daha dikkatli bakmak gerekir. Çünkü çoğu zaman onların “kadın hakları” dediği kadının sen olmadığını görürsün. “Çocuk hakları” dediği çocuğun da senin çocuğun olmadığını fark edersin.
Bütün tartışmayı zayıf argümanlara ve nötr hipotezlere sıkıştırırlar. Ama şunu unutmamak gerekir:
Eğer kitabın kendisi yanlışsa, harflerin doğru olması hiçbir şeyi değiştirmez.
Yağmur ibiç