"Git," diyor. "Seni bekliyor."
Karanlıkta iki gölge, umutsuz, ağır alacakaranlıkta birbirine uzanıyor. Elleri birleşiyor ve ışık, yüz altın kupadan dökülen bir güneşmişçesine sel olup yayılıyor.
Odysseus gittiğinde ben de yitirdiği sevgilisi Patroklos'un başında feryat figan eden Akhilleus gibi mi olacaktım? Saçlarımı yolarak, Odysseus'un geride bıraktığı bir tunik parçasını kucaklamış halde kumsallarda koştuğumu hayal etmeye çalıştım.
Ruhumun yarısını kaybettiğim için ağlayarak.
Gerçekten de Akhilleus'u tanımayacağımı mı zannetmişti? Onu yalnızca dokunarak, yalnızca koklayarak bile tanırdım; kör olsam bile nefeslerinden, ayaklarının yere vuruşundan tanırdım. Ölmüş olsam bile, dünyanın sonu gelmiş olsa bile tanırdım onu.