Annesi, "Bir sonraki hayatta her şey çok daha iyi olacak," diyordu.
«Reenkarnasyonların döngüsü bitmediği sürece tabii."
Hayatını bir gün son durak olan nirvanaya ulaşacağı ümidiyle geçiren annesinin tek dileği, kutsal Ganj Nehri'nin kıyısında ölebilmekti. Dediklerine göre bu nehrin kıyısında ölen bir kişinin cehennemi andıran hayat döngüsü de son buluyordu.
Nihai amaç, bir daha bu dünyaya gelmeden sonsuza, kâinata karışmaktı. Annesi herkesin bu şansa nail olamadığını söy-üyordu. Bazıları tekrar tekrar hayata gelmeye mahkûmdu.
Düzen böyleydi ve bunu ilahi bir ceza olarak kabul etmekten başka çare yoktu. Sonsuzluğu hak etmek gerekiyordu.
Yerliler, insanların Tanrı'nın suretinden yaratıldığına inanırlar ama Tanrı'nın bir bedeni olmadığından bu fiziksel anlamda bir suret değildir. Ruhlar, Tanrısal Birliğin benzerliği ile oluşmuşlardır, bunun anlamı ruhlar da saf sevgi ve barışla doludurlar ve pek çoğu şeyi yaratma ve gözetme yeteneğine sahiptirler. Bizlere özgür istenç ve ruhlar insan formu kazandıkları zaman özellikle müthiş zenginleşen duygularımızı, heyecanlarımızı sınamamız içın dünya denen bir gezegen verilmiştir.
Gerçek Insanlar, sesin var oluş nedeni olarak konuşmayı görmezler. Konuşmak, yürek ve akılla yapılır. Ses, konuşma amaçlı kullanıldığı zaman ortaya dökülenler boş sözlerdir, ruhsal içerikli olamazlar. Ses, şarkı söylemeye, kutlama yapmaya ve şifa vermeye yarar.
Çok sonra anlayacaktım ki, maddi nesnelerden ve bazı önyargılardan kurtulmak "varolmaya" doğru yapacağım o vürüyüşün gerekli ve vazgeçilmez bir adımıydı.