Cami avlusunda imam, ölümün bu dünyadaki en anlamlı nasihat olduğunu söylüyor. "Şimdi," diyor, "bu nasihate kulak verin ve bir an için kendinizi ölünün yerine koyun."
Şimdi çenem bağlı, tabutun içinde yatıyorum, diye düşünüyorum. Beni hareket ettirecek bir ip, bir el yok. Çenem bağlı, istesem de konuşamam. Şöyle diyemem mesela: Herkesin bildiği ölümü ben mahrem sandım. Hayat tabutun dışında öyle aldırışsız devam ediyor ki, içeride ben utandım! Dilencilerin, dileneceğine çalışsana, diye azarlanmaları gibi, ben de tabutun içinde hareketsiz yatarken, öleceğine yaşasana, diye azarlandım ve kendi ölümümden utandım.
Verdiğim sözü tutamadım, verdiğim sözleri tutamadım. Kaybım çok büyük... Tutulmayan sözler gelecek günlerin takvimden silinmesine sebep oluyor. Pazartesi var, salı var ama çarşamba yok mesela, ayın beşi var, altısı yok. Günlerim eksik, eksiliyor. Kaybım çok büyük ve korkarım benimle birlikte başkaları da kaybetti. Bana kendilerince anlam yükleyenler, beni sevenler, hayranlarım...
Hatırlamaktan yaşamaya vaktim ve takatim kalmıyordu. Aslında böyle biri olmayı hiç istemezdim, istememiştim.
Kitaplığımdaki kitaplar bile bitap düşmüştü. Okuduğum ve okunmayı bekleyen bütün kitaplar, olmayı umduğum insanı yaratmaya, biçimlendirmeye çalışmaktan bitap düşmüşlerdi.
İnsan olmakla değil, aşık olmakla ilgiliyim.
Onu seyrederken sebepsiz gülümsüyorum. İkimize de hükmeden bir şey var, diye düşünüyorum. Buna aşk diyelim ve kendimizi bırakalım. İradelerimiz dışında bir gücün egemenliğine girmiş olmanın hafifliğini hissedelim. Gürültücü kalabalıktan ve fısıldayan ahlaktan uzak olmanın tadını çıkaralım. Hüznü sadece hüzün olarak değil, dinginlik olarak da yaşayalım. Birbirimizi yavaşça bir gündüz uykusunun derinliğine bırakalım, sonra da bir çocukluk hatırasından geri alalım. Varlıklarımız anı tamamen doldusun ve zaman, giyinik ya da çıplak, bedenlerimizden başka bir şey olmasın.
"Zaman bedenlerimizse, burada bekleyerek neyi tüketiyoruz?"