Ataerkil erkekliğin, erkekleri, hastalıklı bir şekilde narsist, çocuksu olmaya ve sadece erkek olarak doğdukları için kazandıkları imtiyazlara (bunlar göreli de olsa) psikolojik olarak bağımlı kalmaya yüreklendirdiğini biliyoruz. Pek çok erkek, anlamlı bir çekirdek kimlik yapılandıramadıkları için, bu imtiyazların ellerinden alınmasının hayatlarını tehdit ettiğini hisseder. Erkek hareketinin, erkeklere, olumlu bir şekilde, içlerindeki kayıp oğlan çocuğunu geri almak ve ruhlarını, ruhsal gelişimlerini beslemek için kendi duygularına nasıl yeniden bağlanacaklarını öğretmeye çalışması bu yüzdendir.
Feminist düşünce ve hareket ilerledikçe, aydınlanmış feminist aktivistler sorunun erkekler olmadığını, sorunun ataerki, cinsiyetçilik ve erkek tahakkümü olduğunu gördüler. Sorunun yalnızca erkeklerden kaynaklanmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zor oldu. Gerçekliğin daha karmaşık bir biçimde teorize edilmesi gerekliliğiyle yüzleşmek, kadınların cinsiyetçiliğin korunması ve devam ettirilmesinde oynadıkları rolün teslim edilmesini gerektirdi.
Asla şiddet uygulamayan, fakat çocuklarına, özellikle de erkek çocuklarına, şiddetin toplumsal kontrolü sağlama yolunda kabul edilebilir bir araç olduğunu öğreten bir anne de ataerkil şiddetle danışıklı dövüş içerisindedir. Bu annenin düşünce biçimi değişmek zorundadır.
Süregiden feminist mücadelenin kadına yönelik şiddeti sona erdirebilmesi için, bu mücadelenin şiddeti sona erdirmeye yönelik topyekûn bir hareketin bileşeni olarak görülmesi gerekir.