• Ne kadar iyi bir insan olduğunun pek önemi yok, nasıl olsa ilk hatanda en kötü insan sen olucaksın.

    Charles Bukowski
  • 152 syf.
    ·4 günde·6/10
    DELİLİĞE ÖVGÜ

    “Hayatın her alanına kendine ait eğlence bahsederken edebi bir çalışmaya eğlence hakkı tanımıyor olmak adaletsizlik değil de nedir?”

    Böyle der Erasmus eserini dostu Thomas Morus’a ithaf ederken ve ekler “Budalalığa övgüler yağdırdım ama tamamen budalaca da değil.Eserini kaleme alma öyküsünü ise şöyle açıklar Erasmus:”İlle de bir şeyler yazma tutkusu beni amansızca sardığından ancak seyahat sırasında ciddi ve ağırbaşlı bir çalışma pek de mümkün olmayacağından eğlenceli vakit geçirmek üzere budalalığa bir övgü yazısı kaleme alayım dedim.”Geniş çevrelerce tepki konusu olmuş eserin yazılış öyküsü bundan ibarettir.Tepki gösterenlerin ise yaralarının gocunduğunu söyler Erasmus.Yaptıklarının övgüyle değil de alaycılıkla karşılandığını gören biri ne kadar normal davranabilir ki?Bunu empatik yolla düşünmeyi okuyuculara bırakmak gerekir.Ahmaklık süsten uzak lakin samimi bir konuşma yapacağını söyler dinleyicilere.Bunu söylemeden evvel tevazu maskesi altında kendilerine methiyeler düzdüren sahte insanlara kaldıramayacakları bedende bir giydirme yapmaktan da geri kalmaz.Bu insanlar kendini öven birini duyduklarında ayıplar, dışlar ancak ne yazık ki sahne önünde başkalarının kendilerine düzdükleri methiyelerin senaristleri bizzat kendileridir.Ayrıca kendini övmeyi ayıplayan bireyler övme işi başkaları için yapıldığında kişinin pürüzlü yanlarını örtüp iyi yanlarını cilalamaktan da geri kalmaz.”Başkalarının başarılarını parlatarak överken bana methiyeler düzen var mı?”diye sorar Budalalık.”Seni öven yoksa sen de kendini kendini öv.”atasözüyle de kuvvetlendirir görüşünü.
    Bunları bu kadar rahatça nasıl söyleyebilmektedir delilik?Adı üstünde delilik diyorum bu sıfat zaten ona istediğini fütursuzca söyleme hakkı tanımaz mı?Kendisinin de söylediği gibi “Delilik ne anlar makyajdan?”Söylediklerini hangi sözcüklerle ifade ettiği önemli midir onun için?Ya da söylediklerini süsleyerek dinleyicileri etkileme kaygısı?Delilik gerçekten de bir anlamda özgürlük demek değil midir?Kimse tarafından anlaşılamayan ancak yüceltilen şeyler karşısında alaycı bir tavır takınmak cesaret istemez mi?Bu önyargıların karşısında alacağımız isim elbette “deli” olmaz mı?Bahsimize Montaigne’nin bir sözüyle devam edelim:”Kim bilmez ki delilik ,özgür bir kafanın yiğitçe çıkışları ve görülmedik bir erdemin çok yakın kapı komşusudur.”
    Bu ifadenin ışığında alaycı ifadesiyle süslü konuşmacılar arasında garip geliyor olsa da konuşmacımızın sözlerine kulak kabartmakta fayda vardır.
    Öncelikle” Hayat kavramı nedir?”bunu sorar ahmaklık.Asırlardır süren bu süreç sizin için ne anlam ifade etmektedir?Budalalık hayatta ne anlam ifade eder?Budalalığın içindeki alaycılık ve dilediğini yapabilme özgürlüğü hazzı meydana getirmez mi?Nasıl tuzsuz bir yemeği yemek istemeyeceksek ve bu yemek bizi doyuma ulaştırmayacaksa haz olmadan da dünyaya gelmek konusunda tatmin olacak mıyız?Hayat denilen bu süreci dolu dolu geçirmek bir yerde de hazzın sayesinde meydana gelmez mi?”Hiçbir şey bilmemek , en mutlu yaşamdır.”der Sophocles.Sokrates ise “Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez.”der.Peki aklın sınırlarını zorlamak insana haz yerine acı vermez mi?Eşelediğimiz şeylerin altından çiçekler değil de solucanlar çıkma ihtimalini göze alabilir miyiz?Mutluluğun sırrını bir yerde de hiçbir şey bilmemekte gören budalalık bu durumu çocukluğumuzla somutlaştırır.Hepimiz bebekleri sever ve insanın en masum olduğu anın bebeklik olduğunu söyleriz çünkü bebeğin olaylar ve olgular üzerinde belli bir fikri yoktur dolayısıyla çatışma içine düşeceği herhangi bir kimse yoktur.Zihin doğuştan “boş bir levha”dır.Daha sonra düşünceler şekillenmeye vücut bulmaya başlar.Size sempati duyan herkes birer birer terk etmeye başlar sizi.En son durak yaşlılık evresidir hayat yolculuğunda.Yaşlılık ikinci bir çocukluk çağıdır.Hafıza berraklığını yitirmeye başlar.Zihnin ise eski gücünden eser yoktur artık. Unutkanlığın simgesi olan Lethe çıkar sahneye ve bir anda çocukluğuna döndürüverir ihtiyarları.Çocuklukta değer biçilen boş zihin, ihtiyarlıkta kaçık yaftasıyla bir lekeymişçesine sürülür insanın üzerine.En sonunda ise doğdukları formuyla ayrılıverirler dünyadan.Erasmus eserinde gerçekten deliliği mi över yoksa kendilerini akıllılar dünyasında sanan bilgelere karşı mı kendi deliliğini savunur bilinmez.Gustave Flaubert:”Delilik mantığın kuşkusudur belki de mantığın kendisidir.”der.Toplumda aydın görünen insanlara beklemedikleri yerden gelen bir haklı tokat çılgınlık belki de delilik olarak atfedilmiştir belki de.Eserinde bilgelerin dostluğuna değinir Erasmus.Onların dostluklarını kasvetli ve tatsız bulur kitabımızdaki konuşmacımız.Bunun sebebinin ise bu kişilerin kılı kırk yaran cinste olmasına bağlar.Öyle ki yakın gözlüğünün çerçevesinden kendisini gözlemlemektense uzak gözlüğüyle başkalarının hatalarını saniyesinde fark edebilmeyi meslek edinmiştir bu kişiler.Bu durumu ise şu benzetmeyle açıklar Budalalık:” Dostlarının hatası söz konusu olduğunda Epidaurius’un kartalı ya da yılanı kesilirken,kendi hataları söz konusu olduğunda da hayasızca bunları geçiştirir,sırtlarındaki kamburu dahi görmez olurlar.”
    Hazır yakın gözlüğünün çerçevesinden kendimize bakmamız gerektiğini söylemişken insan özüne de değinelim.Başkalarıyla uyum içinde yaşayabilmenin anahtarı kendini sevmektedir.Kendini sevdiğin vakit ortaya çıkaracağın ürünün de güzel olacağını belirtir konuşmacı sözlerinde.Yakın gözlüğümüzü çıkarıp toplumun aydınları üzerinde konuşmaya başlayalım.Onların uzaktan görünüşleri ihtişamlıdır ancak onları daha iyi inceleyebilmek adına uzak gözlüğüne ihtiyacımız olacak bu sayede o ihtişamn altındaki kusurları fark edebileceğiz.
    Filozofları eleştirmekle başlar konuşmacımız.Onların söylediklerinin insanların üzerinde etkili olmadığını,başkalarını cesaretlendirmeye çalışırken kendi içlerinde korkunun kol gezdiğini söyler.Bu kişiler derin düşünmekten günlük hayata adapte olabilme yeteneğini kaybetmiş,temel işleri yapmakta zorlanır olmuşlardır.İnsanı başarılı olmaktan alıkoyan iki engel vardır der konuşmacı:Utanç ve korku.İkisinin de sebebi bir yerde toplum değil midir?Toplum tarafından dışlanmış budalaları ise bu iki şey yolundan alıkoyabilir mi?Zaten toplum dediğimiz de bir yerde aldatmaca değil midir?Toplumdaki herkes taktığı maskeyle,kendisine biçilen rolle sahneye çıkıyor.Her şey bir yanıltmadaysan,bir göz illüzyonundan ibaret aslında.Bilgelikle budalalık arasındaki fark ise kendilerine yön veren kaynakta kendini gösterir.Bilgeye akıl,budalaya tutku yön verir.Bilgeler kendilerini aşırı tutkulardan sakınırlar.İnsanın tutkularını ellerinden geldiğince törpülemeye çalışırlar.Bu törpüler sonucunda ortaya duygulardan yoksun,insan yerine artık putlaşmış bir varlık ortaya çıkar.Duygularından sıyrılmış olan bilge umudunu da yitirdiğinden içinde bulunduğu dünya onun için bir şey ifade etmemeye başlar.Çünkü insan,umudu kadar tutunur hayata.Hayatı sorgulayan bir bakış açısıyla incelediğimizde sefalet,işkence,kavga,aldatma tüm çıplaklığıyla gözümüzün önünde belirecektir.Tüm bunlara rağmen içinde umut kırıntısı taşıyıp,hayata sıkı bir bağ bile bağlananlar ise bilgeler değil budalalardır.Toplumun kendisine biçtiği rolü iliklerine kadar benimseyenler mutlu olamazlar.Birey,kendisine söylenen kötü sözleri ne kadar içselleştiriyorsa o kadar huzursuz olacaktır.Peki ya bir budalaya söylenen bu sözlerin budala için bir yaprak hışırtısından farkı var mıdır?Bu gibi sözler onun eylemlerine dur diyebilir mi?Pekala hayır.Bilgelerin söylemleri ile ahmakların söylemleri aynı mıdır?Elbette değildir.Budala düşündüğüne kılıf uydurmaya çalışmadan kalbinden geçeni diline yansıtır.Oysa bilgeler kalbinden geçenleri öyle bir arıtıp dillerine yansıtırlar ki kalbinden geçenlerle zikrettikleri arasında hiçbir ortak yön kalmamıştır artık.Bu kişiler duymak istenileni söyleme konusunda ustalaşmışlardır.Konuşmacının da dediği gibi dalkavukları kendilerine dost beklediklerinden gerçekleri bütün çıplaklığıyla söyleyebilecek gerçek dostlardan yoksundurlar.Ahmakların rahatça söylebilecekleri sözleri bilge olarak tanımlanan kişiler söyleyince garipsenir,oysa söylenen aynı iken söyleyenin farklı olması bir şey değiştirir mi?Değiştiriyorsa da bu bilge kesimin diğer insanları küçümsemesinden mütevellittir.Erasmus aslında kitabında bunu eleştirmektedir.Yaşadığı çağa baktığımız zaman okuryazarlık oranının az oluşundan ötürü dönemin aydınlarının diğer insanlara üstten baktığı görülmektedir.İnsanın manevi yönünü okşayan din adamları yaptıkları bile ahlaki yanlışların Meryem anaya mum yakarak affedileceğini düşünürler ancak ahlak anlayışları o kadar yozlaşmıştır ki davranış biçimlerinde ibadetleri kadar tutarlı davranamamışlardır.Kitapta Türk ve Araplardan barbar olarak bahsedilmesi,Hristiyanlara üstten baktıklarının iddia edilmesi konusuna gelindiğinde ise Erasmus’un yaşadığı dönemde İslam dünyasının parlak çağını yaşamasından mütevellit bir gönderme olduğunun kanaatindeyim,yine de hümanizma meşalesini elinde tutan Erasmus’un eserinde böyle bir ifadeye yer vermesi kitabın beğenmediğim bölümlerinden biri oldu.Belki de budalalığın fütursuzca söylediği şeylerden birisidir ne de olsa benim dediğimin onun için bir önemi yok ve o dilediğini söyleyebilmektedir.Ne olursa olsun toplumun mihenk taşlarından sayılan eğitim,hukuk,siyaset,bilim gibi konularda alaycı ancak bir o kadar da düşündürücü ifadelere yer vermesi bakımından incelenmesi gereken bir eser olduğu kanaatindeyim.Döneminde şiddetli tepkilerle karşılaşması bile bu eserin insanlara tesirinin ne denli etkili olabileceği konusunda insanda merak uyandırıyor.Delilik kendisini överek her alanda “BEN VARIM”diye seslenerek yozlaşmışlıkları karanlık dehlizlerden gün yüzüne çıkarıyor.Kitabı okuduğunuz zaman 16.yy da eleştirilen bu şahsiyetlerin hala aramızda dolaştığını görecek ve içinizde bir burukluk hissedeceksiniz.Bir alıntıyla yazımıza son verelim :

    Bir deli!İnsana dehşet veriyor.Siz,siz nesiniz okuyucu?Kendini hangi kategoriye koyuyorsun?aptallarınkine mi,delilerinkine mi?-Şayet seçmek sana kalsa,kibrin gene de son hali tercih ederdi.
  • Ne kadar iyi bir insan olduğunun pek önemi yok. Nasıl olsa, ilk hatanda en kötü insan "sen olacaksın! "
  • nasıl olsa ilk hatanda en kötü insan sen olacaksın...
  • Ne kadar iyi bir insan olduğunun pek önemi yok, nasıl olsa ilk hatanda en kötü insan sen olacaksın.