Oğuzhan Özturgut, Cep'i inceledi.
8 dk. · Kitabı okudu · 28 günde · Beğendi · 8/10 puan

Kitabın ilk yarısı gerçekten soluksuz okuyacağınız şekilde muhteşemdi. Walking Dead'i andıran bir dünya ve olayların nasıl gelişeceğine duyulan merak... Tamam dedim bu kitap olmuş. Derken ikinci yarısında kitap ilk heyecanını barındırmamaya başladı. Kitabın sonunu inanın zor getirdim ve sonunda da bir yere bağlanmaması beni derinden üzdü. Frekansı kim başlattı, niye başlattı hiç bahsetmedi. Hırpani adam bunları niye öldürmedi o kadar insan neden frekoya dönüştü bunlardan hiç bahsetmeden sadece hayatta kalma üzerine bir hikaye kurgulanmış. Devam kitabı var mı bilmiyorum ama yoksa da kesinlikle gelmeli cevaplanmayan bir sürü soru var. Efsane olabilecekken iyi bir hikaye olarak kaldı maalesef. Bir de sen Alice'i niye öldürüyorsun ya zaten 4 tane karakter var. Kız için o kadar betimleme yaptıktan sonra kitabın yarısından fazlası geçmişken benimsediğimiz bir karakteri amaçsızca durduk yere öldürmesi hoşuma gitmedi. Sonradan giren karakterlere de ısınamadım. Her neyse ilk okuduğum Stephen King romanı Yeşil Yol'du. Kitap ilk yarısıyla onun kadar iyi olmayı vaadetmesine rağmen 2.yarısı ve sonu yüzden ondan aşağıda kaldı.Puanım 8 ilk yarısı hatırına.

Emine Karaca, bir alıntı ekledi.
18 dk. · Kitabı okuyor

Örneğin neden odandaki sandalyende ya da masanda otururken ya da uzanırken yahut da uyurken tam karşındaki duran mutlu gardırop olamıyorum?

Milena'ya Mektuplar, Franz Kafka (Sayfa 134 - Tutku yayınları)Milena'ya Mektuplar, Franz Kafka (Sayfa 134 - Tutku yayınları)

Adam- Gözlerini neden kaçırıyorsun? dedi.
Kadın- Her şeyim bakışlarıma emanet!.

Filiz Dilek YAVUZER, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okuyor

Neden benden başka hiç kimse kendisine tiksintiyle bakıldığını sanmıyor?

Yeraltından Notlar, Dostoyevski (Sayfa 51)Yeraltından Notlar, Dostoyevski (Sayfa 51)

Bursa’da tanıştığım başka bir kitapçıya gittim.
-“İngilizce ders verilir.” diye bir kağıda yazsam da, sizin dükkanın camına kağıdı yapıştırsam, nasıl olur?
-İş çıkmaz! dedi.
-Neden?
-Şimdi herkes İngilizce ders veriyor. Manav dükkanlarından, berber dükkanlarına kadar bak, hepsinin camında “İngilizce ders verilir” diye kağıtlar asılı… Ağaçlara, duvarlara bile kağıt asmışlar. İngilizce dersi bu hızla giderse, ders verenler dersi alanlardan fazla olacak. O zaman, Türkçe ders verenlere iş çıkacak. En iyisi, siz Türkçe dersi verin.
Güldüm.
-Şaka değil, dedi, şuraya “Eski Türkçe dersi verilir” diye bir kağıt asalım, bak kaç kişi gelecek.
Dediğini yaptık. Bir hafta sonra dört öğrencim oldu. Bunlar, dokuzla on üç yaş arasında çocuklardı. Eski kitapları okumak isteyen gençlerden gelir sanmıştım, oysa çocuklar geldi.
Önce bir baba geldi.
-Kuran dersi verir misin? dedi.
Bu, hiç hesapta yoktu.
-Veririm… dedim.
Adam, çocuğunu göndermeden önce, beni Kuran’dan bir sınava çekti. Vaktiyle hafız olmanın bir zaman gelip yararını göreceğimi hiç ummamıştım. Kuran öğrencileri birken iki, ikiyken üç oldu.
Her sabah Ulucami’ye gidiyoruz. Öğrencilerime Kuran dersini camide veriyorum. Öğrenciler sekize çıkınca, başıma bir iş gelecek diye korkmaya başladım. Çocuklarının iyi yetiştiğine memnun babalar birbirlerine haber veriyorlar. Çocuklardan birinin babası, bigün,
-Maaşallah, çok çabuk öğretiyorsunuz, dedi. Bizim oğlana bir hoca ders veriyordu. Oğlan bir yılda “Amme”ye gelemedi.
Durum iyi. Hani içimden, “Sürgünden sonra da Bursa’da kalsam, bu Kuran dersi hiç de kötü iş değilmiş…” diye geçiriyorum.
Bir sabah yine Ulucami’de bekledim. Öğrencilerimden hiçbiri gelmedi. Ertesi gün de gelmediler. Camide tanış olduğum, müezzin ya da kayyum gibi biri vardı, ona nedenini sordum. Kem küm ediyor, ağzından baklayı çıkarmıyor.
-Hastalanmışlardır, diyor.
-Salgın hastalığına tutulmadılar ya bunlar… Hiçbiri gelmiyor.
Bir daha öğrencilerim gelmedi. Sonradan öğrendim.
Öğrencilerimden birinin babasına,
-Oğlunuza kim Kuran okutuyor? Biliyor musunuz? diye sormuşlar.
-Hafız Aziz! Demiş.
-Hafız mı? Ne hafızı? Tam hafızı bulmuşsunuz maaşallah…
Ne olduğumuzu anlatmışlar.
Bunu bana bigün, kahvede ahbap olduğum, ama kim olduğumu bilmeyen bir adam anlattı.
-Ah kardeşim ah, dedi, İstanbul’dan buraya sürgün ediyorlarmış, burada hafızız diye ortaya çıkıyorlarmış. Bu heriflerin girmediği kılıf yok… Az kaldı ben de çocuğumu gönderecektim. Öyle de güzel, çabuk öğretiyormuş ki… Az kaldı çocuğu zehirletecektik… Böyle bir adamın Ulucami’de hafızlık edeceği kimin aklına gelir?

Aziz Nesin