• Ey dil hele âlemde bir âdem yoğ imiş
    Var ise de ehl-i dile mahrem yoğ imiş
    Gam çekme hakikatte eğer ârif isen
    Farz eyle ki el'an yine âlem yoğ imiş (Nef'î)

    Ey gönül! Hele şu dünyada adam gibi bir adam yokmuş. Var ise de gönülden anlayan bir sırdaş bulunmuyormuş. Eğer bilge isen şu dünya için asla gam çekme ve Türkiye Dünya diye bir şey de zaten yok imiş
  • Tahir Efendi bana kelp demiş,
    İltifatı bu sözde zâhirdir,
    Malikî mezhebim benim zira,
    İtikadımca kelp tahirdir.
    Nef'î
  • Nice benzer sana tarz-ı padişah-ı selef
    Bir midir pervaz-ı anka ile pervazı cerad

    Nef'i

    (Geçmiş padişahların tarzları sana nasıl benzer.
    Anka’nın uçuşu ile Çekirge’nin uçuşu bir midir?)
  • Aşk helak edici, sevgili ise derdimizden habersiz. Sevgiliye mübtela olan aşıklar ne yapsın? Böyle bir derdi inkar etmek de güç, kabul etmek de.
    Nef'i
  • Bu sefer nasıl bir giriş yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Aşk izah edilebilir mi, belli kalıplara sığdırabilir mi? Kelime ile açıklanacak bir durum değil, his ile gösterilemeyen, eskiden beri kullanıldığı haliyle, midede kelebekler uçuşması vaziyetidir. Tabiatı dolayısıyla hareketsiz duran bir taşa anlam yüklemek, Sohrap Sepehri'nin tabiriyle, taşın bile halinden anlamaktır. Şu son cümlemi okuyan aşık bir insan, "taşın bile" deyişimdeki taşı küçümsememi, yargılayacaktır belki de.

    Nedir peki? Fikir ve duygu karışımı, akıl ve kalp kavgasıdır. Incecik bir ipe atılan sıkı düğümdür. Sadece üç harf içine sığmaya çalışmış lakin her seferinde insandan da taşmış bir sarhoşluk halidir. Ateş ve suyun aynı ortamda varoluş sanatıdır. Birbirinin zıttını oluşturan her şeydir. Yıllardan beri açıklanamayan bir sır olarak kalırken gönüllerde, sinirbilimcilerin, aşkın nörobiyolojisi başlığı altında çalışmalara ayrılan zamanın ana temasıdır. Bazen tüm suçu Eros'a atmak, mantıklı hareket edeceğim derken akıl ve korkunun esiri olmaktır. Bazen bomboş gibi görünen bir sayfanın, daha da boş bir köşesine yazılmayı bekleyen kelimedir. Susarak konuşmayı bilmek, derin sessizliklerde bulunmuş ve içinde kaybolunmuş huzurdur. Göz göze gelebilmenin bayıltıcı etkisini hissedebilmek, duyulacak bir ses tonunun gönülde iz bırakabileceğine şahit olmaktır. Hayatın süreğen akışında boğulmak, öldüm zannederken yeniden can bulma sırrına erişebilmektir.

    Tüm bunları söylüyorum ama net şekilde işte şudur diyebileceğim bir tanımı da yoktur. Kendimce ve anlatabildiğim kadarıyla yansımalarını bahsetmekle yetiniyorum. Iskender Pala'nın kendisi de aynı fikirde. Tanımlamayan... Belki binlerce kez tanımı yapılmış olmasına rağmen tanımlanamayan, diyor. Aşkın tanımlanmaya ihtiyacı yok ki zaten, hissedilsin hakkıyla, yeter! Denir ya yine, "Gülü tarife ne hâcet, ne çiçektir biliriz."

    Tanımlanamayan bu aşk kelimesinin yansımalarını görüyoruz kitapta. Beş farklı hikaye, kimisi yarım kalmış, kimisinden dolup taşmış. Ilk hikaye "Şehnaz Beste" isminde, Hayal Banu ve bir şair arasında geçiyor. Babanne makamındaki Hayal Banu ve torunu Dilşeker otururken, Dilşeker tamburu ile öğrendiği Şehnaz Beste'yi çalmaya başlar. Hayal Banu'da zamanında kalma derin bir anlamı olan bu besteyi yıllar sonra duyduğu an yarası kabuk bağladığı yerden kanar. Ürperir, halden hale girer. Hayal Banu kapanan eski defterlerin yeninden aklında ve kalbinde hatırlanmasıyla hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Düşünür, düşünür ve düşünür. Dilşeker ne olduğunun farkında bile değildir, gördüklerine anlam veremez. Hayal Banu aşkın, içinde yanan mum ışığında, elinde sıkıca tutulmuş bir kağıt ve gümüş bir kolye ile sanki bu besteyi duymayı beklemiş gibi hayata gözlerini yumar.
    Hayal Banu ve şair birbirlerine mektup göndermişlerdir. Anlaşma şekilleri ve birbirini tamamlayış şekillerini sadece kendileri anlıyordur. Birbirlerine has olan bir anlaşma.
    *Bu Hayal Banu'nun gülümsemesidir*, cevabına karşın, *Bu, şairin gülümsemesidir*, cevabı.

    Kitapla alakalı okuduğum birkaç yorum, hikayelerdeki aşk kavramının abartıldığı, bu kadar olamayacağı, aşklarda gösterilen fedakarlıkların, günümüz zamanında bulunamayacağı şeklinde. Ben öyle olduğunu düşünmüyorum açıkçası. O zamanlarda yaşanmış şeylerde kadir kıymet kavramı varmış, insanlar hislerini göz nazarında tutarlarmış. Şimdiki kanıtı zaten, Şu anda 19.yy'dan kalma hikayelerin çevirilerini okuyor olmak.

    İkinci hikaye "Pervanenin Kanatlarında" isminde. Bu hikayeyi daha önce, yine İskender Pala'nın Kitab-ı Aşk kitabının en sonunda okumuştum. O zaman çok beğenip tekrar tekrar döndüğüm bir hikâyeydi. Şimdi başka örneklerini de görmek beni ayrı şekilde mutlu ediyor. Hikâye Ebubekir Efendi ve Tiryandafila arasında geçiyor. Kırk yaşını almış Ebubekir Efendi, Hristiyan papazın kızı Tiryandafila'yı görüp aşık olmasıyla başlıyor her şey. Bu niyetini Tiryandafila'ya söylemeden önce Müslüman birinin Hristiyan birine olan aşkının ilerde nasıl şekilleneceğini düşünüyor. Ilerlemiş olan yaşının engel olabilme ihitmalini sorguluyor kendi kendine. Bu düşüncelerden doğan bir sıkıntı kaplıyor içini, çeşitli gazeller yazmaya başlıyor. Tam bu sırada verilen bir pervane örneği var.

    *...O sırada rahlesinin üstündeki mumun çevresinde dönen bir pervane dikkatini çekti. Alevin çevresinde halkalar çizerek dönüyor, her defasında çemberin yarı çapını daraltırcasına aleve biraz daha yaklaşıyordu. 'Galiba benim bu pervaneden farkım yok! O da bende bir ateşin çevresinde dönüp duruyoruz.' Göz kalbe iletiyordu güzelliği ve kalpte bir kıvılcım tutuşuyordu. Bu kıvılcım hem ışık, hem ateş olma potansiyeline sahipti. Işık olmanın yolu ateş olmaktan geçiyordu. Önce yanmak ve alevin ışığını süzerek nura döndürmek gerekiyordu. Gönülde tutuşan ateşi söndürmek için göz damla damla su akıtıyor, ancak gözyaşı ateşi söndürmekten ziyade onun hararetini artırıyordu. 'Şu mum mu bana benziyor; ben mi muma dönmüşüm? Galiba mumlar gibi kendi gözyaşlarımın denizinde boğulana kadar sürecek bu yangın!' diyordu. Pervanenin, kanadını muma değdirdiğini ve o ilk yanlış ile birlikte biraz gerilediğini gördü. Işığa vurgun pervanenin aşk azabını ilk tadışıydı bu.*

    Farkına vardığı şu örnekten sonra içindeki aşkı söylemek için Tiryandafila'nın yanına gitme cesaretini buldu içinde ve yanında kırk tane inci tanesi verdi. Tiryandafila'nın Rahip babası bu aşka hiç sıcak bakmadı. Ebubekir Efendi de kavuşamayan aşıklar kervanına katılmış oldu. Tirayndafila gizliden gizli mektuplar yazdı Ebubekir Efendi'ye. Her mektubuyla birlikte kendisine verdiği incilerden bir tanesini saçının bir teline takarak kendisine gönderdi, karşılığını da Ebubekir Efendi'nin lirik gazelleri olarak okudu.

    Ardından dört sene geçmiş Ebubekir Efendi Tiryandafila'nın aşkından vazgeçmemiş ve Papa, 'Eğer dinini değiştirip Hristiyan olursan sana kızımı veririm deyince bizim Müslüman Ebubekir Efendi o beklenen cümleyi kurmuş oldu: "Kırk yıllık Kâni olur mu yani!" Şimdi günümüzde kullanılan bu latifeli cümlenin de hikayesi bu şekildeymiş. Ebubekir Efendi gazellerinde mahlas olarak Kâni'yi kullanırmış. (Kâni, maden ocağından çıkarılmış cevher gibi sözler söyleyen)

    Dininden vazgeçmeyen Ebubekir Efendi'nin bu tavrı karşısında Papaz kızını başka bir yere gönderir. Aradan yıllar geçer, Ebubekir Efendi bir sürgün gemisinde Tiryandafila'nın olduğu yere gelir. Karşılaşırlar ve Ebubekir Efendi Tiryandafila'yı görür görmez sesi titrer, gözü kararır ve yere yığılır. Gece, yakacak odun bulamayan Tiryandafila Ebubekir Efendi'nin üzerine kapanır ve onun üşümemesi için sarıp sarmalar. Ebubekir Efendi uyandığında son inci tanesinin mektubunu göndermediğini söyler. Tiryandafila, son mektubu gönderdiği taktirde Ebubekir Efendi'yi kaybetme korkusuyla göndermediğini söyler. Tüm gece üşümüş ve vücut sıcaklığını kaybetmiş olan Tiryandafila, başı Ebubekir Efendi'nin omuzlarına düşmüş şekilde ölmeye ramak kalmışken, Ebubekir Efendi son şiirini de Tiryandafila'ya okur ve yüzündeki son gülümsemesiyle huzurla ölür.

    Üçüncü hikaye ise "Denizle Boyunca Aşk" isimli hikayedir. Istanbul'a Japonya'dan gelen heyete, iade-i ziyaret amacıyla bir geminin gönderilmesi ile başlar. Gemide Ali Ruhi Bey isminde, gemide gidilen yerde olup bitenleri yazmak için gelen bir sivil bulunuyordur ve bir teğmen olan, ünlü kaside şairi Nef'i Efendinin, uzaktan torunu olan Yusuf Naf'i ile olan aşk üzerine edilen sohbetleri bahsedilir. Birinden biri ortaya bir düşünce atar, soru sorar, diğeri bir beyit ya da hikaye ile cevap verir, düşünceyi pekiştirmiş olur. Zaman zaman geçen sohbetlerden bazılarını Aşkın Gözyaşları kitabındaki Şems ve Mevlana'nınkine benzettim.

    Diğer hikaye "Aşk ve Şiir" isminde, Aşkî lakaplı İlyas ve Cemile arasında geçen uzun soluklu bir aşk hikayesidir. Bu sefer hikayenin içeriğinden çok anlatılmaya çalışılan fikirden bahsedeceğim. Incelememin başında, yaptığım tanımlamalar arasında, birbirinin zıttını oluşturan her şeydir demiştim. Bu hikayede de ilk olarak o cümlenin yansımalarını görüyoruz.
    *Aşk hep böyleydi zaten. Âşığa niyazı, mâşuka nazı verir, oradaki eşitliği bozar, birini yüceltip diğerini düşkün hale koyar ve ortadaki liyakati kaldırırdı. Eşitlik ve liyakat oradan kalkınca sevilen ne dese, âşığına hangi zulmü reva göre mazur, seven ise neye uğrasa, hangi belaya tutulsa layıktır. Mâşukun kendisi her halükarda sevilendir, dolayısıyla istiğna (gönül tokluğu) onun özüne yerleşmiş olur. Aşığın kendisi de her durumda sevendir, yoksunlukta onun özünü kaplar.*

    İfade edilen azlık-çokluk, derinlik-yüzeyselliğin belirtildiği zıtlık durumu, âşık ve mâşuğun rolleridir bir bakıma. Diğer anlatılmaya çalışılan mesele ise İlyas'ın Cemile'ye duyduğu aşkın kendini, beşeri aşktan ilahi aşka bırakmasıdır. Zaman zaman içindeki ilahi aşkı, Cemile'ye duyduğu aşk ile bir tutmaya kalksa da, tekkedeki şeyhinin anlattığı hikayelere verdiği örneklerle yine kendine gelmiş olacaktır.

    Son hikaye ise "Yollarda" ismi ile, Sâ'di Çelebi ve Hersekzade arasında geçmekte. Yoğunlukta olarak birbirlerine yazdıkları mektupları okuyoruz. Yazıcının araya girerek belirttiği açıklamalar ile karmaşık ve karanlıkta kalan kısımlar açıklığa kavuşmuş oluyor.

    Hikayelerin -ikinci hikaye hariç- içeriklerine çokça değinmek isteyip büyüsünü bozmayı istemedim. Derin hisler, hiç bozulmamış ve anlamdırılmamış cümlelerde saklıdır diyelim.

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • "Tahir efendi bana kelp demiş
    İltifatı bu sözde zahirdir,
    Maliki mezhebim benim zira,
    İtikadımca kelp Tahirdir."

    Nef'î
  • KASİDE
    Esti nesîm-i nevbahar açıldı güller subh-dem,
    Açsın bizim de gönlümüz, sakıy medet; sun câm-ı Cem.
    Erdi yine ürdibehişt, oldu hava anber-sirişt,
    Âlem behişt ender behişt, her gûşe bir bağ-ı irem.
    Gül devri ayş eyyamıdır, zevk u safa hengamıdır,
    Âşıkların bayramıdır bu mevsim-iferhunda-dem.
    Dönsün yine peymaneler, olsun tehî humhâneler,
    Rakseylesin mestaneler, mıtrıblar ettikçe nagem.
    Bu demde kim şân u seher meyhane bağa reşk eder
    Mest olsa dilber, sevse ger, ma'zûrdur şeyhülharem.
    Yâ neylesün bîçareler, alüfteler, âvâreler
    Sâgar suna mehpareler, nûş etmemek olur sitem.
    Yâr ola, câm-ı Cem ola, böyle dem-i hürrem ola,
    Arif odur, bu dem ola... ayş u tarabla muğtenem.
    Zevki o rind eyler tamam kim, futa mest ü şâd-kâm
    Bir elde câm-ı lâle-fam, bir elde zülf-i hambeham.
    Her nevresîde Şah-ı gül, almış eline cam-ı mül,
    Lütfet açıl sen dahi gül, ey serv-kadd ü gonce-fem!
    Açıklama:
    Sabah vakti ilkbahar yeli esti.
    Sakiy medet, Cem'in kadehini sun, bizim de gönlümüz açsın.
    Erdi yine nisan ayı, hava amber kokularla cennet içre cennet oldu, her köşe bir irem bağı.
    Gül devri devri işret zamanıdır, zevk ve sefa vaktidir,
    Bu mübarek nefesli mevsim aşıkların bayramıdır.
    Dönsün yine kadehler, şarap küpleri boşalsın akıcılar nağme çaldıkça sarhoşlar rakseylesin.
    Bu demde, bu seherde, meyhane bağı kıskanır Dilber mest olsa,
    Kabe'nin şeyhi onu sevse, mazurdur.
    Sevgiden şaşkına dönen biçâreler, avareler neylesin
    Ay yüzlüler içki sunuyor, içmemek ayıp olur, sitem olur.
    Yar olanda, Cem kadehi olanda, böyle neşeli günler olanda.
    Arif odur ki bu zamanlarda neşe ile ganimetlenir.
    Zevki O sevgili tamam eder ki, sarhoş neşesiyle.
    Bir elinde lâle renkli kadeh, bir elinde büklüm büklüm saçını tutar.
    Her körpe güldür, eline içki kadehini almış.
    Lütfet, açıl sen de gül, hey servi boylu gonca ağızlı.


    Aşağıdaki hiciv şiiri kendi zamanının bir başka şairi Fırsati’ye bir sataşmasıdır..
    CENG(KAVGA)

    Fırsatî sen bu semti bilmezsin
    Eyleme gel bizimle yok yere ceng
    Sana kaç kere dedim anlamadın
    Sözde mazmûn gerekir â pezeveng

    RUBAİ - YOĞ İMİŞ

    Ey dil hele âlemde bir âdem yoğ imiş
    Var ise de ehl-i dile mahrem yoğ imiş
    Gam çekme hakikatde eğer ârif isen
    Farz eyle ki el'an yine âlem yoğ imiş...
    Nefi denilince akla gelen ilk şeylerden biri hicivleridir. Nefi'nin sadece hicivleriyle ün salmadığını ve kaside alanında da başarılı eserler verdiğini ,hatta ve hatta kaside denilince de akla gelen ilk ismin Nefi olduğunu az çok edebiyat bilgisi olan bir çok insan bilir.Nefi öyle bir yazar ki, övgü ve yergi sanatını yani kaside ve hiciv sanatını bir arada kullanarak büyük bir başarı elde etmiştir. Aslında birbirlerine zıt olan bu sanatları uygulamak her baba yiğidin harcı değildir. Hicivlerinden dolayı ona genç yaşta "Zari" mahlası verilmiştir."Zari" günümüz Türkçesiyle "zararlı, faydası dokunmayan" anlamları taşır.O öyle bir Hiciv sanatı işlemiş ki 1585 Erzurum defterdarı olan Gelibolulu Müverrih Ali, şiirlerini görmüş, beğenmiş ve bu genç şaire Nef'i "Nafi" yararlı" mahlasını vermiştir.Ne kadar yararlı bir şair, orası meçhul tabii.Öyle ki, Nefi yazmış olduğu hicivleriyle dönemin birçok isminin nefretini ve öfkesini üstüne çekmeyi başarmıştır. Dönemin Müftüsü ile aralarında geçen bir atışma oldum olası beni Nefi'nin büyük bir şair olduğuna inandıran güzel atışmalardan biridir. Aslında güzel bir atışma olduğu söylenemez; bilakis ağır sözlerle kurulmuş,destansı sözler içeriyor. Malum bizim Nefi oturtucu sözlerin adamıdır.Dönemin müftüsü görünüşte Nef'i yi öven, fakat içeriğinde Nef'i ye kâfir diyen bir beyit oluşturup halka sundu. Üstad Nefi'de boş durur mu sanırsınız? Nefi'ye biri kafir diyecek ve Nef'i masum masum, hiçbir şey yokmuş gibi davranacak.Üstad boş durmadı. Hemen bu beyite karşılık bir beyit de o yazdı:
    Müftü efendi bize kâfir demiş.
    Tutalım ben O'na diyem müselman.
    Lâkin varıldıktan ruz-ı mahşere,
    İkimiz de çıkarız orda yalan."
    Yukarıdaki şiiri Nef’i nin asırlar sonra bile Hiciv sanatı denildiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olmasını sağlamıştır..
    Satirik üslûbun (yergi/eleştirel) en önemli vasıtalarından biri olan mübalağa (abartı), Türk şiirinde bol bol kullanılmıştır.Divan şairi, övgüde ne kadar abartılıysa, hicivde de aynı derecede abartıya kaçmıştır. Hicvedilen kişinin hicvi hakettiğini göstermek için mübalağadan yararlanılmıştır. Yine Nef'î'den bu defa Vahdedi isimli bir şaire karşı yazdığı Hiciv den bir örnek verelim:

    Asmândan bir sadâ-yı saht irişdi
    İşidenler sâ'ika sandılar amma ol değil
    Vahdetî bir zarta çalmıştı geçen yıl sehv ile
    Künbed-i çerh-i felekden geldi âvâzı bu yıl

    âsmân: gökyüzü
    sâdâ-yı saht: kuvvetli ses
    nâgehân: ansızın
    sâîkâ:yıldırım
    sehv ile: yanlışlıkla
    künbed-i çerh-i felek: gökyüzü
    âvâz:ses
    zarta:gaz çıkartmak

    Bu öyle oturaklı bir beyitti ki,dönemin müftüsü bu beyite karşılık olarak başka bir beyit yazma cüreti gösterememiştir.Yani kısacası Nefi öyle bir hiciv ustasıydı ki sadece bir hicvinden dolayı bir çok insanın ağlamasına, efkarlanıp dünyadan soğumasına sebep olabiliyordu.
    Öyle ki o zamanın sadrazamlarına şiir şeklinde küfür ettiği için bir kez zindana atıldı; ama padişah bunu öğrenince kendisini affetti.1 ay sonra tekrar küfür etti ve yine zindana atıldı ve yine padişah Allah'ın sabrı üç kezdir diyerek, "bir kez daha affediyorum seni" dedi ve tekrardan bizim sivri dilli Nefi'yi affetti. Aradan epey bir zaman geçti.. Bizde bir tabir vardır: "Can çıkar huy çıkmaz" diye, malum bu söz tam bizim Nefi'ye göreydi Nefi dayanamayıp ne de olsa beni tekrardan affedip bırakırlar diye düşündüğünden olsa gerek, tekrardan küfrettiği için nihayetinde boğularak öldürülmüştür.Boğularak öldürülmesinin sebebi de Nefi'nin tamamen kendi isteği dahilinde gerçekleştirilmiştir.Sonuçta bir çok kez affedilmesine karşın, diline sahip çıkmayıp kendi ölüm fermanını yine kendi elleriyle imzalamıştır.

    Şair Padişah Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’ e yazdığı hicviye…

    Sanma şâhım / HERKESİ SEN / sâdıkâne / YÂR OLUR
    Herkesi sen / DOST MU SANDIN / belki ol / AĞYÂR OLUR
    Sâdıkâne / BELKİ OL / bu âlemde / DİLDÂR OLUR
    Yâr olur / AĞYÂR OLUR / dildâr olur / SERDÂR OLUR

    İşte Yavuz Sultan Selim in Şah İsmail ' e yazdığı bu çok ince manalı şiirin günümüz Türkçesiyle yazılışı.(Hikayeyi okuduktan sonra ne anlatmak istediğini daha iyi kavrayacaksınızdır.)

    Şahım sen herkesi kendine sadık dost sanma
    Sen herkesi dost sanma belki o düşmanın olur
    Belki o kişi alemlerde sözü geçen olur
    Dost olur düşman olur sözü geçen olur hükümdar olur.

    Yavuz Sultan Selim Han'a ait bir beyit. Dizelerin ilk kelimeleri yukarıdan aşa ğıya okunduğunda aynı dizeyi verir.Bu tarzda yazılan ilk beyit olduğu söylen mektedir. Divan edebiyatında bu özelliğe vezni aher denir.
    Yavuz Sultan Selim Han bu beyiti Şah İsmail'e yazmıştır,hikayesi oldukça ilginçtir;
    Yavuz şiire, edebiyata ve satranç oynamaya meraklı biridir. Aynı şekilde Şah İsmail'de de bu özellikler vardır. Sarayında ünlü şairleri barındırır ve çok iyi satranç oynar. Bunu bilen Yavuz, Şahın bu özelliğinden yararlanmak ister.
    Tebdili kıyafetle (gezgin bir abdal kılığında) şahın ülkesine gider. Hanlarda Kervansaraylarda satranç oynayarak önüne geleni yener. Haber Şaha ulaşır. Şah der ki çağırın birde benimle oynasın. Yavuz Şah'ı da yener. Şah sinirlenir ve Yavuz'a der ki: " sen edep nedir bilmez misin? Hiç Şahlar mat edilir mi?" Elinin tersiyle Yavuza bir tokat atar. Şahın kızdığını anlayan Yavuz ,onu yücelten şiirler okumaya başlar. İşte şahın huzurundan ayrılmadan önce bu şiiri okur. Ancak Şah İsmail hala onun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır.Yavuz yediği tokatın acısını unutmaz. Birkaç sene sonra Çaldıran'da Şah İsmail'i yener ve ona bir mektup gönderir. Mektupta o günkü tokadın acısını aldığını söyler ve ilaveeder"atacaksan,tokadı,böyle,atacaksın"

    Aslında Yavuz bütün olacakları,planlarını,kastını,ve hıncını şiirinde Şaha anlatmış ancak Şah anlayamamıştır. Herkesin dost olmayacağını bir gün böyle kişilerin karşısına serdar olarakta çıkabileceğini söylemiştir." Bu örnek şair Padişahlarımızdan en güzel örnektir..
    Aşağıdaki şiirinde ise yine Edebiyat alanında hakikaten güzel eserler vermiş olan Yavuz Sultan Selim han ,aşık olunduktan sonra Padişahların bile ne kadar çaresiz kaldıklarını anlatan harika bir şiir örneği çıkarmış,bu yüzden illaki sizlerle bu şiiri paylaşmak istedim.
    Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
    Giryemi kildi hûn eksimi füzûn etti felek
    Sîrler pençe-i kahrimdan olurken lerzân
    Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek."

    ( Bilmem ki gözlerime felek nasil bir büyü yapti ki,
    Gözümü kan içinde birakti, aşkımı artırd.
    Benim pençemin( gücümün) korkusundan arslanlar(bile) titrerken,
    Felek beni bir ahu gözlüye esir etti..)

    KARACAOĞLAN
    Karacaoğlan, 17. yüzyılda yaşamış bir halk şairidir. Söylediği şiirlerde geçen yer isimlerinden anlaşıldığına göre, çok gezmiş, çok memleketler görmüş, Anadolu dışında, kendisinin "frengistan" dediği, yabancı bir ülke, yada ülkelere de gitmiştir.
    Karacaoğlan, şiirlerinde genelde Anadolu sevgisi, tabiat sevgisi gibi konuları işlemiş, bunun yanısıra, halk şiirinin hicviyeleri olan "taşlama" türü şiirler de söy lemiştir.
    Bu şiir, onun taşlamalarından biridir:
    Indim seyran ettim Frengistanı
    Iller var, bizim ile benzemez
    Levin tutmuş goncaları açılmış
    Gülleri var bizim güle benzeme
    Akılları yoktur, küfre uyarlar
    Imanları yoktur, cana kıyarlar
    Başlarına siyah şapka koyarlar
    Beğleri var, bizim beğe benzemez

    Seyredüben gelir karadenizi
    Kanları yok, sarı sarı benizi
    Övün etmiş kara etli domuzu
    Dinleri var, bizim dine benzemez.

    Karacaoğlan der ki:dosta darılmaz
    Hasta oldum, hatırcığım sorulmaz
    Vatan tutup bu yerlerde kalınmaz
    Illeri var, bizim ile benzemez
    Karacaoğlan mütemadiyen ,aşk şiirleri yazmış,duru bir dil kullanmış ,ve derdini anlatırken bazen kızların tomurcuk memelerinden,bazen gil yanaklarından,bazen saçlarından kendi dil ve kültürüne göre süsleme ve abartılarla anlatmıştır,yazmıştır,bir şiirinde ;

    Bir Kız Bana Emmi Dedi
    Değirmenden gelirim beygirim yüklü
    Şu kızı görenin del olur aklı
    On beş yaşında kırk beş belikli
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim

    Bizim ilde üzüm olur alc olur
    Sızılaşır bozkurtları aç olur
    Bir yiğide emmi demek güç olur
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim

    Birem birem toplayayım odunu
    Bilem dedim bilemedim adını
    Elbistan yanaklı Kürdler kadını
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim

    Karacoğlan der ki noldum nolayım
    Akar sularınan bende geleyim
    Sakal seni cımbızınan yolayım
    Bir kız bana emmi dedi neyleyim