Zihnim duvarları aşabildiği müddetçe, bir zindanın en karanlık köşesinde de olsam özgürlüğün yapraklarını yeşertebilirim. Taştan örülmüş hücrelerde bedenimin tutsaklığını aşacak olan düşüncelerimin ufkudur. Belkide insanın bilinen anlamda gerçek yurdu bedeni değil, zihnidir; asıl mesele ayaklarının nereye basıyor olduğu değil, düşüncelerinin hangi denizlerde boğulmadan çırpınabildiğidir. Ancak zihninin özgür olduğu bir yerde zindan ; mabede dönüşebilir. Fakat zihin mahpussa, en görkemli saraylar bile görünmez parmaklıklarla örülmüş bir zindandan başka nedir?
Altın kafeste kanatlarını açamayan kuşun, elmas fanusta durmadan camlara çarpan balığın, koskocaman caddelerde tek, sefil ve yurtsuz bırakılmış insanın trajedisi tam da burada değil midir: Kendi içerisinde bir dünya taşıyan varlıkların değerinin, hapsedildikleri kabın ihtişamına oranla ölçülmeye başlanması belki de yapay bir yaşamın ilk fragmanlarından biridir ? İnsanı da en çok yapaylığın içerisinde gerçekliğini bile sorgulamaya dermanı bırakılmamış hayat öldürmez mi ? Oysa özgürlüğün değeri ne altınla tartılır, ne elmasla satılır, ne de mermer sütunlarla inşaa edilir. İnsan, düşünme cesaretini kaybettiği gün esirdir. O andan sonra sarayların geniş koridorları daralır, yüksek tavanları alçalır; her oda biraz daha mezara, her duvar biraz daha zincire dönüşür.
Servetin durgun sularında yüzerken bile ruhumu büyük bir kıtlık vurabilir; şatafatın, lüksün, hazların, metanetin ortasında derin bir yoksulluk ve debdebe ile sarsılabilir yüreğim. Çünkü: insan bazen zindanlarda direnerek büyür, dalgalara rağmen yükselir; bazen de saraylarda çürüyerek küçülür.
İnsanı en çok boğan çoğu zaman kendi elleriyle ördüğü görünmez duvarların ağırlığı değil midir?
Düşüncenin kanatlarını kırıp korkunun karanlığında yaşamaya razı