Ona korkusuzdun, ona ateş, ona kül, ona belâ!
Ona korkusuzluğunla her korkuyu yendin ve o kente konuk geldin...
Ama ihanetlere açılıyordu pencereleri; yeni sesler, yeni aşklar çağırıyordu onu, gitmeliydin...
Sen gittin!
Sen gittin; mağlup bir sevgi ve bir mâtem bıraktın o kentte; elleri uzaklarda kaldı, ya ellerin? O kıyısız bir ihanetti; belki özetiydi bütün ihanetlerin...
Orada bakmıştın ya o kuyruklara; o bezgin, ürkek ve üşümüş kalabalıklara, bakmıştın da, kendini gösterip:
-Bu adamı bırakmam, demiştin o kuyruklara!
Alıp kaçırdın sendeki adamı sonra. Belki kısa mesafelerin feodal yürüyüşçüsüydün sığmadın, sığmazdın o kuyruklara...
Giderken sevginin sol bileğinden kan sızıyordu ve kalbinde kan bulaşığı bir güz, kalbinde sanki fırtınada yapraklar...