'Hadi gel!' diye bağırıp eline sıkıca tuttum. 'Yolumuz uzun, önümüz karanlık. Acele etmemiz lazım!'
Doğrulup oturdu, o tuhaf halinden sıyrılarak 'Nereye?' diye sordu.
'Akatan'a,' diye cevapladım. Düşüncesinin bile yüzünü ışıtacağına emindim. Ama tersine, adam gibi oldu, dudaklarında pis bir sırıtış, soğuk bir öfke.
'Tabi tabi,' dedi, ' seninle el ele verip Akatan'a gidelim, sen ve ben. Sonra da o pislik içindeki kulübelerde yaşayalım, balık yiyip balıkyağı içip yavrulayalım, hayatımız boyunca gurur kaynağımız olacak zürriyetimizi meydana getirelim. Dünyayı unutup mutlu mutlu yaşayalım. Oh ne âlâ değil mi, çok çok âlâ. Gel hadi geç kalmayalım sakın. Hemen Akatan'a dönelim.'