Sensiz kahrolmak vardı. Seninle yaşamak vardı dolu dizgin. Seninle her gece birbirimizi yenilemek vardı odalarda. Odalara sığmamak vardı. Bir sel gibi taşmak vardı gecelerden.
Elimi uzatsam tutabilirdim seni, öyle yakındın. Zamana kokun sinmişti. Belki de uzaktan günlerce koşsam yetişemezdim sana. Zamana kokun sinmişti.
Tuttum resmini indirdim duvardan.
Duvar ağlamaya başladı.
'Hadi gel!' diye bağırıp eline sıkıca tuttum. 'Yolumuz uzun, önümüz karanlık. Acele etmemiz lazım!'
Doğrulup oturdu, o tuhaf halinden sıyrılarak 'Nereye?' diye sordu.
'Akatan'a,' diye cevapladım. Düşüncesinin bile yüzünü ışıtacağına emindim. Ama tersine, adam gibi oldu, dudaklarında pis bir sırıtış, soğuk bir öfke.
'Tabi tabi,' dedi, ' seninle el ele verip Akatan'a gidelim, sen ve ben. Sonra da o pislik içindeki kulübelerde yaşayalım, balık yiyip balıkyağı içip yavrulayalım, hayatımız boyunca gurur kaynağımız olacak zürriyetimizi meydana getirelim. Dünyayı unutup mutlu mutlu yaşayalım. Oh ne âlâ değil mi, çok çok âlâ. Gel hadi geç kalmayalım sakın. Hemen Akatan'a dönelim.'
Dünyanın ucunda yaşamış olan ben nice adalar, nice insanlar gördüm ve dünyanın ne kadar büyük olduğunu anladım.(27.sy)
Işte böyle rüzgara yelken açan ama dümenini kullanamayan küçük balıklar gibi oradan oraya sürüklenip durdum.(33.sy)
Ölmüşlerin kavgasını neden yeni doğacak olanlar sürdürmek zorunda diye hayret ettim, bu işte doğru bir yan göremedim. Oysa herkes bana bunun böyle olması gerektiğini söylüyordu ve ben daha toy bir delikanlıydım.