Neps

Siyah yüzücü mayomun içinde, beyaz bir balina yavrusu gibi kıvrıldım şemsiyenin altına. Annem kafasını kaldırıp güneşin yerini tespit ederek şezlongunu doğru açıya göre ayarladı, kenarları eflatun çiçekli, hasır çantasından sudokusunu çıkardı, mor renk kemik çerçeveli okuma gözlüklerini buldu, en son pembe mayosuyla takım şapkasını takıp sırt üstü uzandı. Bana baktı, gülümsedi, "Güzel kızım benim" dedi. Az ötede, erkek reyonundan aldığım 40 numara lacivert speedo terliklerimin biri ilişti gözüme, yarısı kuma gömülmüş, ucu görünüyordu.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Ayak izlerimi silmek için sana gelen bütün yolları tersinden yürüyeceğim önce, demiş ya şair, çok değil yarım saat sonra, bu sefer arkamdaydı bozkır. Daha bir sarı gibi geldi bu defa. Baktım, aynı muavin çocuk, bir çay istedim, sonra dedim "Otursanıza, yoruldunuz siz de. Araba da boş, işiniz yoksa yani." Yüzüme baktı, sonra gitti çayı getirdi. Yanımdaki koltuğa oturdu. Kendine de neskafe yapmış. Ben, başladım anlatmaya...
Yetmemiş, hepi topu bir eylemde gördüğüm, sloganlar atıp dağıldıktan sonra Danışman'da bir çay içtiğim bu bıyıklı, esmer adama çok pis abayı yakmıştım. Çok uzun zamandır kış uykusundaki kalbime, kapıyı dahi çalmadan borazanlarla girmiş, ne var ne yok uykusundan uyandırmıştı. Ayıp etmişti, ben de gıkımı çıkarmamış, kuru bir yaprak gibi kapılıp gitmiştim debisine. Havasız odama girmiş pencereyi açmıştı sanki.
Korkarım tozu yere inmeyecek hayatımın. Baksana, habire dörtnala atlar geçip duruyor üstünden. Otobüs bozkıra daldığında, bunu düşünüyordum. Galiba aklımın içinde Ankara'ya götürüyordum o atları. Gözüm dağın taşın sarısında. Turgut Uyar sarısıydı bu. Şehir önümde uzanmış sere serpe. Hiç sinyal vermiyordu içinde ne sakladığına dair, vakur bir hal üzerinde, kurum kurum kuruluyordu karşımda. İçimi yokladım, saadete benzer bir his derinde bir yerde kıpırdadı. Şimdilik erişmesi zor bir yerdeydi ama yine de oradaydı, bit kadar da olsa. Otobüs asfaltın üzerindeki beyaz çizgileri yuttukça, yaklaştığım bir şehirden çok, bir hayattı galiba, öyle gelmişti o an. Yine vurmuştum çantamı sırtıma, düşmüştüm yollara. Kalır mıyım? Evim olur mu Ankara?
Birden dükkânın kapısındaki çanı işittim, kaldırdım kafamı. Koşarak geldiği belli, gençten bir oğlan nefes nefese 'Resim atölyesi varmış bu handa. Kaçıncı hatta acaba?' Elim ayağım dolandı. Uzun, upuzun bir oğlan o zamanlar. Elinde kâğıtlar, defterler. Bembeyaz gömleği, terden hafifçe parlamış yüzü dün gibi aklımda. Kocaman iki göz, kapıda durmuş bana bakıyor. Ne diyeceğimi bilemedim bir an. Bir şeyler geveledim. Meramımı anlatamadım, 'Efendim?' dedi kibarca. Halimi görünce, bir gülümsedi ki evlatçım, güller açtı yüzünde. Karnımdan yukarı bir sıcaklık, kulaklarım uğulduyor, bayılıyorum sandım. 'lyi misiniz?' deyip koştu yanıma. Elindekileri fırlatıverdi sandalyenin üzerine. Elini alnıma koydu. İşte Arifti o. Bugün ölmüş.