Onun bir yaz tatilinde insanüstü bir başarıyla beden eğitimi dersindeki boy sırasında en sondan en başa ışınlandığı, sesinin erkeklikle çocukluk arasında bir yerde tarazlandığı yıllarda girdi hayatıma. Benim memelerimin henüz çıkmadığı ama allahtan umudun kesilmediği yıllar. Defterden yırttığımız sayfalara yazdığımız mektuplarla başladı arkadaşlığımız. Birbirimizden ödünç aldığımız kitapların arasına sıkıştırıp, değiş tokuş ettiğimiz dünyalarımızdı o yeniyetme mektuplar. Yok, aşık falan değildik birbirimize. Bilakis o başka birini seviyordu. Ben başka. Bizimkisi iki vurgun kalbin dayanışmasıydı daha çok.
Bir adım atsam o aramıza incelikle ördüğü duvarına tosluyordum. Cama çarpıp duran bir karasinek gibiydim onun yanında. Koltukta otururken yan yana, elimi dizine değdiriveriyordum, hemen toparlanıyordu. Peşine sehpanın üzerindeki sigara paketine uzanıyor, mermer gerdanını seriyordu gözümün önüne. Bulamıyordum ona giden yolu. Geçemiyordum ondan tarafa. Gel de demiyordu, git de, ben tam ortada, arafta, peşinden sürüklenip duruyordum haftalardır.
Hayat işte. Evde hayal kuruyor, sonra sokağa çıkıyor ve hepsini tek tek gömüyorsun bir yerlere. Hayatın aklındakiyle alakası yok. Eter koklatılıp bayıltılmış ve hiç bilmediğim bir yere getirilip bırakılmış gibiyim. Eve dönmek istiyorum artık. Kendime dönmek.
Elbette ki dehlizin sonu bir çıkış deliği değildir, dehlizlerin genellikle yoktur sonraları. Çıkış deliğini bilip girmeli dehlize. Çıkış deliğini hazırlayıp girmeli. Sürprizler Sizlerle Başbaşa dergisindeki romanlarda var. Onlarda var ansızın beliren mutlu sonlar. Karanlık dehlizlerin ansızın aydınlığa açılıvermesi, falan. Hiçbir şeycikler yapmadan dehlizler, kendiliğinden açılıvermez aydınlığa. Düşlerden, sıkıntılı düşlerden uyanılır, oh diye. Aslında uyduruk aydınlıklar yok. Dehlizlerden öylece yürüyüverip orman bitimine çıkıvermek, güneşe çıkıvermek yok. Şaşkın ördekler gibi sağa sola koşup sonunda oh, demek yok. Sonunun yüzde yüz açığa çıkacağını bilmeden, bunu bilmeden, dehlize girip çıkıvermek yok. Sınav buydu.