Sevgi Soysal

Sevgi Soysal

YazarÇevirmen
8.4/10
469 Kişi
·
1.426
Okunma
·
277
Beğeni
·
11.909
Gösterim
Adı:
Sevgi Soysal
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 30 Eylül 1936
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 22 Kasım 1976
Sevgi Soysal (d. 30 Eylül 1936, İstanbul - ö. 22 Kasım 1976, İstanbul) Türk yazar. Aslen Selanik'li mimar-bürokrat bir babayla Alman bir annenin altı çocuğundan üçüncüsü olarak büyüyen Sevgi Yenen, 1952'de Ankara Kız Lisesi'ni bitirdi. Bir süre Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde Arkeoloji okudu.

1956 yılında şair ve çevirmen Özdemir Nutku ile evlendi, birlikte Almanya'ya gittiler. Göttingen Üniversitesi'nde arkeoloji ve tiyatro dersleri izledi. 1958'de Türkiye'ye döndü ve Korkut adını verdikleri bir oğlu oldu. 1960 ile 1961 tarihlerinde Ankara'da Alman Kültür Merkezi ve İrtibat Bürosu'nda ve Ankara Radyosu'nda çalıştı. Bu dönemde, toplum karşısında bireyin tedirginliğini öne çıkaran ''yeni gerçeklik'' akımından izler taşıyan öykü ve yazıları Dost, Yelken,Ataç, Yeditepe ve Değişim dergilerinde yayımlandı. 

1961'de Ankara Meydan Sahnesi'nde Haldun Dormen'in yönettiği Zafer Madalyası adlı oyunda tek kadın rolünü oynadı. İlk öykü kitabı Tutkulu Perçem, 1962 yılında yayımlandı. Zafer Madalyası oyununda tanıştığı Başar Sabuncu ile 1965'te evlendi. Aynı yıl TRT'de program uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1965-1969 yılları arasında Papirüs ve Yeni Dergi'de öyküleri yayımlandı. Bu arada tezini vererek arkeoloji diplomasını aldı. Teyzesi Rosel'in kişiliğinden yola çıkarak, birbirine bağlı öykülerden oluşan Tante Rosa'yı yazdı. Kadın-erkek ilişkisi ve evlilik temasını işlediği ilk romanı Yürümek'le TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü'nü kazandı.

12 Mart dönemi, Sevgi Soysal'ın hayatı ve yazarlığı üzerinde derin izler bırakan bir dönem oldu. Yürümek, müstehcenlik gerekçesiyle toplatıldı ve Sevgi Soysal, kısa bir tutukluluk ardından TRT'den ayrılmak zorunda kaldı. Anayasa profesörü Mümtaz Soysal'la, Soysal'ın komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklu kaldığı Mamak Cezaevi'nde evlendi. Siyasal nedenlerle tekrar tutuklandı ve sekiz ay Yıldırım Bölge'de, iki buçuk ay da sürgüne gönderildiği Adana'da kaldı. Cezaevinde yazdığı Yenişehir'de Bir Öğle Vakti adlı romanıyla 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazandı. Kızları Defne Aralık 1973'te, Funda ise Mart 1975'te doğdu. Adana'da sürgünde bulunan bir kadının başından geçen olaylar etrafında 12 Mart'ı eleştirdiği romanı Şafak, 1975'te yayımlandı. Bu dönemde Anka Haber Ajansı ve Sosyalist Kültür Derneği'nin kuruluşunda rol aldı. Politika gazetesinde tefrika edilen cezaevi anıları Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu başlığıyla kitaplaştırıldı (1976).

Yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle 1975 sonbaharında bir göğsü alındı. Hastalık izlenimlerini ve 12 Mart sonrası değişimi anlatan öykülerini topladığı Barış Adlı Çocuk, 1976'da yayımlandı. Eylül 1976'da bir ameliyat daha geçirdi ve tedavi için eşiyle birlikte Londra'ya gitti. Üzerinde çalıştığı son romanı Hoşgeldin Ölüm'ü tamamlayamadan 22 Kasım 1976'da İstanbul'da 40 yaşında öldü. Yeni Ortam ve Politika gazetelerine yazdığı yazılar, Bakmak (1977) adlı kitapta toplandı.
Ayağını yere sıkı bakacaksın. Güçlü olmayana ekmek yok bu hayatta. Savaşmayana ekmek yok.
Eve alınması mutlaka "gerekli" eşya için karılarına surat asmaktan usanmış kocaları, ev ihtiyaçlarını hayatın merkezi sanan dar görüşlü ev kadınlarını, ev eşyalarında hiç bıkmadan yenilik ve değişiklik yaparak hayatlarını renklendirdiklerini sanan ve belki de hayatlarında sadece bu alanda ilerleyen aileleri, yeni kuracakları yuvayı döşemekten anlaşılmaz bir tat çıkaran nişanlıları, kafeslerine delice meraklı, kafesleri için durmadan para ve emek tüketen tutsak kuşları, hem alışveriş edip hem de bundan şikayetçi olanları ayırt etmiyordu mağaza müdürü.
Sevgi Soysal
Sayfa 13 - İletişim Yayınları
Schwester Maria, “Su içiyorsun durup dururken, sen arzularına gem vuramayan günahkâr bir kızsın,” dedi, “içini öldürmeyi bilmiyorsun.”

“Ben içimi öldüremem,” dedi Rosa, “çünkü içim prensestir. Prenses prensindir ve prensin olan bir şeyi öldürmeye sizin bile yetkiniz yoktur.”
105 syf.
·3 günde·9/10
Kalemiyle yeni tanıştığım bir yazar daha, bir iyi ki daha SEVGİ SOYSAL. Çok tanınmıyor maalesef. Kimdir Sevgi Soysal?
30 Eylül 1936 yılında dünyaya gelmiş ve 40 yıllık ömrüne birçok eser sığdırmıştır. İlk kitabı olan "Tutkulu Perçem" 1962 yılında yayınlanmıştır. 1968'de Tante Rosa yayınlanmıştır. TANTE ROSA, Sevgi Soysal'ın Trt Ankara Radyosu için yazdığı öykülerin kitap haline getirilmiş eseridir. Tabii o yıllarda Türkiye'de Tante Rosa karakteri yadırganmıştır. Sevgi Soysal, Tante Rosa'yı anneanne ve teyzesinden başlayıp kendisinde biten bir kadınlık çizgisi olarak nitelemiştir.

Sevgi Soysal, yetmişlerde askeri yönetimle dövüşmek zorunda kalmıştır. Gözaltı, sıkı yönetim, hapis, 12 Mart dönemlerini görmüş ve yaşamıştır. Askeri yönetimin baskılarına ve düşüncelerini değiştirmesine karşı hep mücadele vermiştir. Müstehcenlikten de yargılanmış başarılı yazar...

Kısacası güçlü bir kadın yazarımız daha. Ne güzel kadınlar yetiştirmiş bu ülke!

Gelelim TANTE ROSA' ya. Kimdir bu Tante Rosa?

Hayalperest bir prensesti Tante Rosa. Fakat hayatın, aşkın, evliliğin okuduğu dergilerdeki gibi olmadığını çok geçmeden anladı. Hamile kaldığı için evlenmek zorunda kaldı. Ama rahat durur mu istemediği bir evliliği yaptıktan sonra! Ahh Rosa! Öfkeli, ağzı bozuk, düzene başkaldıran kadın. Mutlu olabilmek için cesur davranan kadın...
Mutsuzluğuna rağmen hep bir gününü gün etme çabası, iş kurma çabası vardı. Baskıya boyun eğemeyecek kadar güçlü Tante Rosa. Biraz da kaçık. Boşadığı kocasıyla parası bitene kadar tatil yapacak kadar kaçık... Müstehcen düşlere ve hayallere sahip zaman zaman. Öyle yerinde duramıyor ki ihtiyar kadın oldu hala yeniyetme!

Gençliğine hep bir özlem vardı. Düşlerinde yaşlanmış vücudunu bir orman perisi güzelliğinde gördü hep. Uyandığında pörsümüş vücudu ve benekli elleriyle yaşlanmanın hüznünü yaşadı. Düşlerindeki dehlizleri bana da hissettirdi zaman zaman...
Beceriksizliklerinde hep ısrarcıydı. Hayatla harbini sevdim bu kadının. Düştü, kalktı, düştü, kalktı ama hep sevdi kendisini.

Şarkılar söyledi kendisine. Şarkının sözleri şöyle; "TANTE ROSA, TANTE ROSA, I LOVE YOU."
"Ne Love'ı be moruk, sen de!" deseler de o hiç vazgeçmedi kendini sevmekten.

Bu kadın bana hatalarımızla, buruşmuş vücudumuzla, yılların yüzümüzde bıraktığı çizgilerle kendimizi sevmeye ihtiyacımız olduğunu hatırlattı bir kez daha. Sana söz Tante Rosa, ben de ihtiyarlığı senin gibi karşılayacağım, senin gibi güçlü, kendisiyle barışık... Ve I'LL ALWAYS LOVE YOU TANTE ROSA!

Kitap yetişkinler için masal tadındaydı. İçerikte her bölümü anlatan çizimler de mevcuttu.
Sevgi Soysal'ın okuduğum ilk kitabı ama son olmayacak, yazarla serüvenime devam etme niyetindeyim. Böyle güçlü kalemlerin daha çok tanınması ve değerini görmesi dileğiyle. Keyifli okumalar...
62 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
- Güneşten söz eden kitaplar satılacaklarını biliyorlardı.

- İnsanlardan söz eden kitaplar varlıklarından sıkılıyorlardı.

Ne demek bu şimdi? Neden uğraşıyor Sevgi Soysal insanlarla, nedir alıp veremediği?

Aslında hiç kolay değil Sevgi Soysal'ı anlamak, bazen defalarca okumak lazım bir satırı. "Ne demek istiyor burada bu kadın?" diyorum ve defalarca okuyorum belki aynı satırı. Olsun, ben bazen bu kadını anlamamayı da seviyorum...

Kitabın konusuna gelirsek;
13 öyküden oluşuyor. Genel olarak her öyküde eleştirilen, isyan edilen bir şey ya da bir şeyler var. Ya da kızgınlıklar var.

"Erkeklere, erkeklere, en çok onlara, bu kendilerini, sonra yine kendilerini sevenlere kırgınlığım."
Bu alıntı kızgın olduklarına bir örnektir diyelim o halde.

Bitmedi isyan daha!
-Bahar temizliğine zorunlu ev kadını sevenlere,
-Anlaşmalı, şartlı, şurtlu aşklara,
-"Hayır" diyemeyişlere,
-Sevilmeye muhtaç olmalara da isyanlar vardı bu öykülerde.

Daha birçok kişi var kitapta! İçinde bütün ışıklarını söndürenler, sormadan sadece seyredenler, mutluluktan emin olmayanlar, gidişatı bilip yine de monoton yaşayanlar, birbirini anlamayanlar...

Birbirinden çok sevdiğim sıradışı 13 öykü. Sevgi Soysal'ın ilk kitabı üstelik. Geç kaldık bu kadını okumakta ve hala Sevgi Soysal okuma oranı çok düşük maalesef. Yazarın daha çok okunmasını isteyen bir de sevgili Sinan var galiba. Bu sebeple yalnız hissetmiyorum kendimi bu düşüncemde...

Kitabın kapağından bana bakan hüzünlü gözlerini sevdiğim kadın... Umarım eserlerinin daha çok okunacağı günler gelecektir...
160 syf.
·2 günde
Barış Adlı Çocuk, Yenişehir´de Bir Öğle Vakti, Tante Rosa ve Yürümek 'den sonra okuduğum bir diğer Sevgi Soysal kitabı.
Okuduğum her kitabından sonra seni daha iyi anlıyor ve daha çok yaşıyorum Sevgi Soysal...

Barış Adlı Çocuk, Yazarın farklı zaman aralıklarında yazdığı 13 hikayesinden oluşan derleme öykü kitabı niteliğinde. Öyküler farklı zamanlarda yazıldığından dolayı tematik olarak bir bütünlük yok. Kitapta ki çoğu öykü yazarın hayatına dahil biyografik öğeler içeriyor, Hapishane günleri izlenimlerini, kanser dolayısıyla tedavi gördüğü hastahane odalarını ve daha bir çok şeyi görmek mümkün öykülerde.

Öykülerin genel temasından bahsedecek olursak 12 Mart öncesi ve 12 Mart sonrası olarak ayırmamız gerekir diye düşünüyorum.12 Mart öncesi yazmış olduğu öykülerde insanın kendiyle ve toplumla yaşamış olduğu yabancılığı ön plana çıkarıyor, insanın nesneye olan bağlığını göstererek bu olguyu işleyip, ustaca kullandığı insan betimlemesi ve soyut anlatımıyla bu durumu yaşatıyor ve hissettiriyor.
Eskici öyküsünden;
"Ölmez bu çiçekler,demişti çiçekçi; duruyorlar işte, bu ölmediler mi demektir? İnsan nasıl bir çiçekte bile durallık, dayanıklılık arayabilir? Nasıl olsa yıkılası olan bir evin içinde bir ölümsüzlük olabilirmiş gibi!"(s.62)

12 Mart sonrası yazmış olduğu öyküler de ise BİREY'den çok TOPLUMU merkez alıyor. Hikayelerde, kanser tedavisi sırasında hastahane odasında ki yaşadıklarını, yaşama umuduna olan bağlılığını,hapishane günlerinde ki gözlemlerini,kadınların iç dünyalarını, toplumla yaşadığı anlaşmazlıkları kendi gözüyle ve bir kadın olarak aktarıyor.
Bir Ağaç Gibi öyküsünden;
"Başı sonu belli olmayan bu acılar koridorunda işim ne? Hep yakıştırdığı yerlerde olmak, hep bilinen ve beklenen olaylarla karşılaşmak alışkanlığı üstünde düşünecek durumda değilim. Büyük bir acı, yavaş yavaş uyanıyor bilincimde."(s.134)

Öykülerini okumak Sevgi Soysal'ı yaşamak gibi. Acılarını ve sevinçlerini okumak,Barışa olan umudunu yaşamak gibi..
Sevgi Soysal'ı anlamak isteyen herkese tavsiye ederim..
Keyifli okumalar ve SEVGİ dolu günler diliyorum..
152 syf.
·4 günde
Geriye bakmadan,kimseye aldırış etmeden,hayatın bütün zorluklarına ve engellerine direnerek, kararlı ve emin adımlarla ileriye yürümek, yeniden başlamak için yürümek, sevgiyle yürümek...

Yürümek, yürümek,yürümek...

"Yürümek, dönüp bakmamak arkaya. Arkada ne var? Yan yana asılı duran resimlerin korkutucu düşlerle yüklü can sıkıcı renklerinden başka. Susmak, tanımak, sevmek.."(s.152)

Sevgi Soysal'ın 1970 yılında yazmış olduğu Yürümek, Türk edebiyatı için o döneme kadar benzeri olmayan özgün bir kitap niteliğinde.Cinsel kimlik karmaşası ve cinsellik kavramını gözü pek bir şekilde işlemesi ,cinsiyet ve sınıf ayrımı,geleneksel toplum düzeni eleştirisi, ataerkil bir toplumdan farklı olarak kadını bir birey olarak merkeze koyması..

Sevgi Soysal Yürümek kitabı ile, 1970 “TRT Roman Ödülleri Yarışması”nda Fakir Baykurt, Tarık Buğra, Abbas Sayar ve Oğuz Atay ile birlikte "Başarı Ödülü”nü kazanıyor. Ödülle başlayan kitabın macerası ne yazık ki bir "müstehcenlik"(Ne alakaysa!) şikayetinden dolayı kötü bir dönem geçiriyor olay yargıya intikal ediyor. Sevgi Soysal belirli bir dönem tutuklu kalıyor ve kitap toplatılarak yasaklanıyor yaklaşık 4 yıl süren bu dönem sonucunda 1974 yılında TBMM tarafından oluşturulan komite kitabı inceliyor ve bilirkişi raporu ile dava düşüyor.
Kitabın İletişim yayınları baskısında ilk sayfalarında dava ve bilirkişi raporunu görmek de mümkün.

Hayata bakış açıları aynı olan,toplumun değer sistemlerini yargılayan, geleneksel düzene karşı olan, neredeyse birbirlerine ruh ikizi kadar benziyor diyebileceğimiz Ela ve Mehmet karakterleri üzerine kurgulanmış yürümek.

Ela ve Mehmet Cumhuriyet Ankarası'nın farklı yerlerinde yaşayan iki insan.

İçe kapanık, iletişim kuramayan, bilincinin farkına varamayan
Mehmet,
çocukluktan itibaren hep yasaklarla karşılaşmış ve hep
toplumsal değerlerle çatışmış Ela.

Çocukluk dönemlerinde ki sorunları geleneksel toplum tarafından bastırılmış,cinsel gelişimleri ayıp ile örtbas edilerek sorunları çözümlenmemiş mutsuz iki insan.

"Aynaya, göğüslerinin nice büyüdüğünü anlamak için bakarken yakalanmak, doktorculuk oynarken yakalanmak, bütün çocuklar için aynı önemde suçlardır sanıyordu. Bütün çocukların aynı suçlardan korktuklarını,
bütün çocukların aynı büyüklerden, aynı şeyleri önemseyen
büyüklerden korktuklarını."(s.37)

Tanıştıktan sonra mutluluğu birlikte arayan, sevginin peşinden koşan iki insan..

"..mutluluğu her şeyden soyutlamak, bir an için de olsa yalnızca mutlu olmak, niçin mümkün olmasın?(s.135)
"...mutluluk düşü kurmak mümkün mü?
"İnanmak, bir şeyler yapmak, birlikte daha iyisini, daha güzelini yapmak, bunun için sevmek; çünkü bunlar sevgisiz olmaz."

Çocukluklarından başlayıp,yetişkinliğe ve tanışmalarına kadar olan süreci,onların hayatlarını doğrusal bir zaman çizgisinde farklı farklı kareler üzerinden okuyoruz.
Yazar-Anlatıcı tekniğinin kullanıldığı, bilinç akışı ve iç monolog tekniklerine, geriye(flashback) dönüşlere de yer verilen kitapta ayrıca karakterler arasındaki geçişte şiirsel bir anlatım ile doğa olayına yer veriliyor. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde "bahar" ön plana çıkarken, yetişkinlik dönemlerinde ise "hayvan "üzerinden doğa olayı aktarılıyor.
Yazarın Ankara'yı betimlemesi ile de okuduğum 3 gün süre boyunca kendimi Ankara'nın sokaklarında yürürken hissettiğimi söyleyebilirim.

Kitap, konusal olarak bir aşk romanı gibi görünse de ben kesinlikle öyle olduğunu düşünmüyorum.
Mehmet ve Ela'nın çocukluk dönemlerinde yaşadığı cinsel karmaşa, toplum tarafından cinsel duygularının teşhir edilmesi, sınıfsal farklılıklar, kadın sorunun toplumun en önemli önceliğinin olması kadını bir birey olarak merkeze alması, geleneksel düzene olan eleştiri, alt metinlerde vermiş olduğu mesaj ve daha birçok olgudan dolayı,kitabın topluma ve düzene yönelik eleştiriye öncülük ettiğini ,bireyin ve toplumun sosyo-kültürel değişimini çözümler nitelikte bir zihniyet romanı olduğunu düşünüyorum.

Yazıldığı dönem itibari ile cesaret gerektiren bir kitap olmasından dolayı Sevgi Soysal'a olan hayranlığım daha da çok arttı. Edebi anlamda ise beklentimi olabildiğince karşıladı kitap.

Ne yazık ki 12 Mart döneminden dolayı değeri anlaşılamayan,kaybolan yazarlarımızdan Sevgi Soysal.. Sitede de okunma sayısı oldukça düşük,bu eksikliği gidermek amacıyla Sevgi Soysal okumaları yapan sevgili Şerife Karakaya'nın yapmış olduğu Tante Rosa(#35449353) ve Tutkulu Perçem (#36690703)incelemelerini de paylaşmak istiyorum. Sevgi Soysal'a ve kitaplarına hak ettiği değerlerin verilmesi umuduyla..

Sevgi Soysal okuyup, Sevgi dolu günler geçirmeniz dileğiyle...
Keyifli okumalar..
359 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
Brecht’in şiirlerinden sonra okuduğum bu romanı da şiir tadında adeta.O’nun şiirlerinde aynı anda birçok duyguyu keşfetmeniz mümkündür.Sevgiliye aşk nidalarının yanında yaşadığı toplumu ve toplumun dinamiklerinin,o nidaların ifade şekline çok net yansıdığını,hatta sanki duyguarını şekilllendirdiğini hissedersiniz.Şiirlerindeki baskın duygu kapitalizm ve emperyalizmin mizahi eleştirisidir.Bu eleştiriyi o kadar güzel yapar ki ,okuduğunuz her şiirinde en az birkaç cevapsız soru bırakıverir aklınızın bir köşesinde.Bana göre Brecht taşı gediğine koyma ustasıdır...
Beş Paralık Roman’ını da okumaya başladığınız ilk andan itibaren sizi metinlerin arasına gizlediği o soruların kucağına atar.Bu sorularla cümle cümle açacağı kapitalizmin acımasız dünyasında alır ve prangalarınızı takar.Artık çıkış yok!
Kitap daha önce tiyatro oyunu olarak gösterilmiş Üç Paralık Opera adıyla.Yazar sekiz yıl sonra bu oyunu Beş Paralık Roman adıyla polisiye kurgu diye nitelendirebileceğimiz bir romana dönüştürmüş.Polisiye kurgu evet.Ama biraz farklı....Klasik polisiye kurgu kitaplarından farklı olarak neredeyse bütün kahramanlar suçlu ve bunların izini süren bir polis yok.Görünürde var aslında ama o da suçun bir parçası.Ayrıştığı diğer bir yönü ise her işlenen suç sonrası ,güçlenen bir şuçlu profili var.Bu suçlılar kaptilizmin askerleri.Güzel giyimli,işadamları,polis şefleri,baronlar...Tamamı çıkarlarını koruyabilmek adına etrafındaki tüm kişilerden faydalanmak için kurgulanmış birer acımasız haydut aslında.Çıkarları uğruna kızını,dostunu,iş ortağını düşünmeden yok edebilecek hasta ruhlu insanlar bunlar.Kadının kocasına ,annenin kızına,damadın kayınpederine olan bağlılığı sevgisi(!)gözlerinizi yaşartacak.Olayları,mekanları ve kişileri betimlerken ustalığı gözünüzden kaçmayacak.kahramanların iç dünyalarını çözümlerken ne denli acımasız ve etik değerlerden ne kadar uzak olduklarına tanık olacaksınız.
Yazarın dili açısından bir değerlendirme yapmak gerekirse,çok kolay olduğunu söyleyemem.Zaman zaman uzun ve kesintilere uğrayan ifadeleri anlamakta güçlük çekebilirsiniz.Kurgu açısından değerlendirdiğimizde ise olaylar zaman zaman çok iç içe geçirilerek anlatıldığı için ve birçok kahraman,birçok olay ve hatta olay içerisinde olay anlatıldığından tıkandığınızı hissedeceksiniz.Ama telaş etmeyin biraz sabır gösterirseniz hah demek buymuş diyeceğinizden şüpheniz olmasın.Karmaşık kurgusal yapının kitabın son sayfasında çok güzel açık seçik bir manzaraya dönüştüğünü göreceksiniz.Bu manzara kapitalizmin yüz yıl önce ne ise bugünde benzer duygulara, benzer karakterlere hizmet ettiğini,burjuvazinin her çağda toplumu sömürmek adına ,bütün suçları rahatlıkla işlemekten imtina etmediğini/etmeyeceğini gösterecek.
Polisiye kurgu hiç okumayan biri olarak bu kitaba 10 puan verdiğimi söylemeden geçemeyeceğim.
Herkese tavsiye ederim.Okuyun ve okutun.
105 syf.
·Beğendi
Az da olsa Spoiler içerir..

Tante Rosa; iş aramak demek.

Tante Rosa; aşık, koca aramak demek.

Sizlerle Başbaşa dergisi demek.

Sizlerle Başbaşa dergisine kanıp bilinmeyen maceralara atılmak ama başına ne gelirse gelsin pes etmemek demek.

Kimseye bir şey öğretmeyip, kimseden de bir şey öğrenmeyen demek.

Sevgi Soysal birbirine bağlı öykülerden oluşan Tante Rosa'yı teyzesi Rosel'in kişiliğinden etkilenerek yazmış. Yetmişlerde bir yazar olarak büyürken, askeri yönetimle de dövüşmek zorunda kalmış. 40 yıllık kısacık hayatına eserlerinin yanında, gözaltına alınma, sürgün, hatta hapis cezası bile girmiş olmasına rağmen düşüncelerinden ve inandığı doğrulardan asla taviz vermemiştir.

Tante Rosa bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır.

Hem acıklı hem de gülünç olabilir.


O Rosa ki başkası tarafından verilmiş bir ad, başkası tarafından çektirilmiş acılardır.

Beceriksizliklerde ısrardır.

Başına ne gelirse gelsin, ayağa kalkmayı başarabilen, başına buyruk ama tatlı mı tatlı Tante Rosa'yı tanımazsanız çok şey kaybedersiniz..

Keyifli okumalar..
152 syf.
·2 günde·Beğendi
Kitabın tek beğenmediğim yanı kitabın başında genişçe incelemesinin yer alması. Herşey derinlemesine incelenmiş. Okuyucuya fazla diyecek birşey kalmıyor.

Ela ve Memet'in raslantı sonucu aşkını anlatıyor kısaca. Aynı zaman fakat ayrı mekanlarda geçiyor olaylar ta ki raslantı sonucu karşılaşana kadar.

Ela ve Memet, kadın ve erkek cinselliğinin toplumdaki yanlış anlaşılmasının kurbanı. Sorgulayan kişiler, yıkılan hayatlar, ayrılıklar yeni bir dönemi yansıtan tasvirler çokca yer alıyor kitapta - Tezer Özlü kitaplarındaki gibi.

Biçim olarak; anlatım birbirinden farklı ve kopuk gibi duran doğa anlatımları ile desteklenmiş. Her olay geçişinde bir doğa anlatımı var. Zekice düşünülmüş bu anlatımlar okumaya ayrı bir zevk veriyor.

Keyifli okumalar
272 syf.
·8/10
Türk edebiyatında modern bir roman olarak övgüyü hakeden bu eser zaten Orhan Kemal roman ödülüne layık görülmüş. Yetenekli ve sıradışı yazarımızı çok genç yaşta, benim de içinde olduğum kırk yaşında kaybetmişiz. Bu memlekette sıradışı bir kadın olmak üstüne bir de sanatçı olmak ve bu özellikte eserler vermek kolay iş olmamakla beraber, genç yaşında sanatçılığının hakkını vermiş yazar. Benim nazarımda sanatçının özgün yapıtlar verebilmesi, sanatının ve kültürünün hakkını verebilmesi için kurulu düzene muhalif olması ve eleştirilerini korkusuzca yapması şarttır. Yakasını mevcut iktidarın hükmedenlerine kaptırmış kişiden sanatçı değil ancak yandaş olur. ( Kimisi yandaşı sert bulduğundan “uyumlu” diyor, bu da başka bir rezillik.)

Roman, Ankara’nın bir mahallesinde, bir kavak ağacının yıkımı sırasında orada oluşan kalabalıktan kişiler üzerinden, o zamanın sosyolojik ve kültürel durumunu irdeliyor.. O dönemin durumunu Adalet Ağaoğlu da Dar Zamanlar üçlemesiyle irdelemişti. Toplumun kültürel yapısının birey üzerindeki baskısı ve bireyin şekillenmesindeki rolü bir anlamda. Bunun yanında kültürler arasındaki çatışmalar, bu çatışma arasında kalmışlar, “yolunu bulmuşlar” ve yolunu arayanlar da var romanda.

Yazarın sade diliyle anlattığı psikolojik ve sosyolojik durumlar her okuyucuda ayrı bir farkındalık yaratacaktır. Bu da yazarın roman yazımındaki gücünü gösteriyor.
229 syf.
Sevgi Soysal’a 12 Mart döneminde iki kez “Buyurun” denir, ilkinde kimliksiz olduğu, ikincisinde de orduya hakaret etmek gerekçeleriyle. Buyurmamak mümkün değil, Ankara’da Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’na konur. Burada kaldığı süre içinde yaşadıklarını bu kitapta toplar.

12 Mart dönemindeki sıkıyönetimin baskısı en çok Ankara’da hissedilir. Geceleri sokağa çıkmak yasaktır. Evler basılarak insanların tutuklandığı, muhbirler yüzünden birbirlerine güvenmeyen korkan, yalnızlaşan insanların olduğu bir şehir olmuştur Ankara.

Yıldırım Bölge Kadınlar koğuşunda Behice Boran, Oya Baydar, Sevim Onursal’ın yanı sıra Mahir ve arkadaşlarının cezaevinden kaçarak yakalanmaları sürecinde tutuklanıp yerlerinin bulunması için işkence gören yakınları, onlara yardım eden tutuklular da vardır. Yakın tarihimizle ilgili bu tanıdık isimler de kitabı okurken merakımı arttırdı. Onlara ilişkin bazı ayrıntıları okuduğumda –bunlardan biri Mahirler’e pasta götüren arkadaşının en çok bunun için dayak attıklarını söylemesiydi- buna bile kin duyulmasına anlam veremedim, üzüldüm.

Sonraki günlerde önce Mahirlerin öldürülmeleri ve Denizlerin asılmalarının koğuşta yarattığı psikolojik durum ve olayları anlatıyor yazar.

Küçük bir tutuklu katılır daha sonra aralarına Mahirler'in öldürülmelerinden etkilenmiştir ve muhbir bir komşusu kızın gösterdiği tepkiyi sıkıyönetime bildirmiştir. Sevgi Soysal cezaevi yönetimini zaman zaman mizahi bir dille eleştirir. Askeri yönetim cezaevindeki tutukluları, tutuklu er statüsünde görür ve tutuklular üzerinde askeri disiplin sağlamaya çalışırlar. Gün içerisinde havalandırmada, koğuşta rastgele zamanlarda hazırola geçmeleri gerekir. Yataklarının bozulmamış şekilleriyle bulmak isterler oysaki tutuklular koğuşta yaşamlarını sürdürmek zorundadırlar ve yatakların ilk yapıldığı şekliyle kalması zordur. Yemek masalarında herkesin oturacağı yerlerin belirlenmesini isterler. Bu uygulamaya tepkilerini gösterirler.

Sevgi Soysal özellikle bu bölümleri mizahi bir şekilde anlatıyor. Olaylara mizahi bir şekilde yaklaşımını bazı arkadaşları eleştirse de bunun kendisini aşmayı sağladığına inanıyor. Bu yaklaşımı baskılara dayanabilme gücü veriyor.

Yaşanan baskıları, işkenceden hem fiziksel hem de psikolojik etkilenmiş kadınların durumlarını, cezaevinde yaşananları, kendi düşüncelerini içtenlikle yansıtmış.

Baskıcı otoriter askeri rejimi eleştiren, çelişkileri, haksızlıkları yazarak 12 Mart dönemini ve erkek egemen toplumda kadın sorunlarını anlatan Sevgi Soysal, döneminin öncülerinden, aydın, özgürlükçü, cesur, toplumsal duyarlılığa sahip, içten bir yazar. Eserleri kendine özgü kişilik özelliklerini yansıtıyor. Kalemi güçlü olan Sevgi Soysal okunmayı sonuna dek hak ediyor.

Mektubun sonunda yine Edip’ten bir dize,
“Ben her şeyin bir bir yok olmasına o kadar çok alıştım ki.
Ve her şeyin yeniden bir bir var olmasına o kadar alışacağım ki.” S.215

.
128 syf.
·3 günde
“Eğer ölüm varsa, daha güzel bir hayatın, daha uygar insanların, daha insanca kuracakları bir hayatın gerçeği için vardır. Yoksa ölüm, insanlar arasındaki kavgayı, bir insan ömrü içinde aşamadıkları sevgisizliği, çirkinliği daha kötü bir dünyaya aktarmak için değildir.”

Hoş geldin ölüm,yarım kalan bir roman..
Sevgi Soysal, Kanserden dolayı tedavi gördüğü sırada Londra'da yazmaya başlıyor Hoş geldin ölüm'ü. Ölümle inatlaşırcasına yazdığı sayfaları bitirmeye ne yazık ki ömrü yetmiyor..
12 Mart'ın esintileri ile başlıyor roman, hayatını ve yazılarını etkileyen 12 Mart ile..
Toplumsal gerçeklik çizgisiyle yazıyor, yine Ankara ve yine Yenişehir..
"Niye hep Yenişehir'deyim? Yenişehir'deyiz?"

Sema, 12 Mart'dan dolayı üniversiteden atılmış, kendisi gibi üniversiteden atılan eşi Ömer ile birlikte Yenişehir'de dergi satarak yaşamaya çalışan biri.

Sema, kalabalıklar içerisinde var olmaya çalışıyor.Her insandan biri olmak istiyor sadece. Kadın olmanın verdiği güçlüğü taşıyor,Sevginin bu hayat için yaşanılabilecek tek koşul olduğuna inanıyor. Yorgun düşen düşüncelerini toparlamaya çalışıyor.

65 Sayfa süren yarım kalmış hikaye, Sevgi Soysal'ın daktilosundan çıkan son satırlar ile bitiyor..Hoş geldin ölüm ama Sevgi Soysal için gelmeseydin keşke, yaşasaydı, bitirebilseydi Sema'nın hikayesini.

Tutkulu Perçem ise, Sevgi Soysal'ın ilk kitabı, 13 hikaye'den oluşuyor. Tek bir kadın ve 13 hikaye.. Yalnızlıklar, tutkular ve biraz da kızgınlıklar ile dolu hikayeler.. Hikayelerin hepsinde anlatıcı aynı kadın, karamsar,yalnız ve sıkıntılı. Kalabalıkları sevmiyor,erkeklere kızgın ve onlara güvenmiyor, kendisini sorguluyor sürekli kaçmak, kurtulmak hasreti ile yanıp tutuşuyor.

Güçtür Sevgi Soysal'ı anlatmak ve anlamak. Zaten o hiçbir zaman anlaşılma derdine de düşmemiştir. Toplumun yozlaşmış düzenine karşı bir başkaldırı niteliğinde yazmıştır her şeyi.Tek isteği yaşam biçimimizi kuşatan sınırlardan kaçmamız ve kurtulmamızdır..

Keyifli okumalar, Sevgi'nin bolca olduğu günler diliyorum..

Yazarın biyografisi

Adı:
Sevgi Soysal
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 30 Eylül 1936
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 22 Kasım 1976
Sevgi Soysal (d. 30 Eylül 1936, İstanbul - ö. 22 Kasım 1976, İstanbul) Türk yazar. Aslen Selanik'li mimar-bürokrat bir babayla Alman bir annenin altı çocuğundan üçüncüsü olarak büyüyen Sevgi Yenen, 1952'de Ankara Kız Lisesi'ni bitirdi. Bir süre Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde Arkeoloji okudu.

1956 yılında şair ve çevirmen Özdemir Nutku ile evlendi, birlikte Almanya'ya gittiler. Göttingen Üniversitesi'nde arkeoloji ve tiyatro dersleri izledi. 1958'de Türkiye'ye döndü ve Korkut adını verdikleri bir oğlu oldu. 1960 ile 1961 tarihlerinde Ankara'da Alman Kültür Merkezi ve İrtibat Bürosu'nda ve Ankara Radyosu'nda çalıştı. Bu dönemde, toplum karşısında bireyin tedirginliğini öne çıkaran ''yeni gerçeklik'' akımından izler taşıyan öykü ve yazıları Dost, Yelken,Ataç, Yeditepe ve Değişim dergilerinde yayımlandı. 

1961'de Ankara Meydan Sahnesi'nde Haldun Dormen'in yönettiği Zafer Madalyası adlı oyunda tek kadın rolünü oynadı. İlk öykü kitabı Tutkulu Perçem, 1962 yılında yayımlandı. Zafer Madalyası oyununda tanıştığı Başar Sabuncu ile 1965'te evlendi. Aynı yıl TRT'de program uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1965-1969 yılları arasında Papirüs ve Yeni Dergi'de öyküleri yayımlandı. Bu arada tezini vererek arkeoloji diplomasını aldı. Teyzesi Rosel'in kişiliğinden yola çıkarak, birbirine bağlı öykülerden oluşan Tante Rosa'yı yazdı. Kadın-erkek ilişkisi ve evlilik temasını işlediği ilk romanı Yürümek'le TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü'nü kazandı.

12 Mart dönemi, Sevgi Soysal'ın hayatı ve yazarlığı üzerinde derin izler bırakan bir dönem oldu. Yürümek, müstehcenlik gerekçesiyle toplatıldı ve Sevgi Soysal, kısa bir tutukluluk ardından TRT'den ayrılmak zorunda kaldı. Anayasa profesörü Mümtaz Soysal'la, Soysal'ın komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklu kaldığı Mamak Cezaevi'nde evlendi. Siyasal nedenlerle tekrar tutuklandı ve sekiz ay Yıldırım Bölge'de, iki buçuk ay da sürgüne gönderildiği Adana'da kaldı. Cezaevinde yazdığı Yenişehir'de Bir Öğle Vakti adlı romanıyla 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazandı. Kızları Defne Aralık 1973'te, Funda ise Mart 1975'te doğdu. Adana'da sürgünde bulunan bir kadının başından geçen olaylar etrafında 12 Mart'ı eleştirdiği romanı Şafak, 1975'te yayımlandı. Bu dönemde Anka Haber Ajansı ve Sosyalist Kültür Derneği'nin kuruluşunda rol aldı. Politika gazetesinde tefrika edilen cezaevi anıları Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu başlığıyla kitaplaştırıldı (1976).

Yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle 1975 sonbaharında bir göğsü alındı. Hastalık izlenimlerini ve 12 Mart sonrası değişimi anlatan öykülerini topladığı Barış Adlı Çocuk, 1976'da yayımlandı. Eylül 1976'da bir ameliyat daha geçirdi ve tedavi için eşiyle birlikte Londra'ya gitti. Üzerinde çalıştığı son romanı Hoşgeldin Ölüm'ü tamamlayamadan 22 Kasım 1976'da İstanbul'da 40 yaşında öldü. Yeni Ortam ve Politika gazetelerine yazdığı yazılar, Bakmak (1977) adlı kitapta toplandı.

Yazar istatistikleri

  • 277 okur beğendi.
  • 1.426 okur okudu.
  • 45 okur okuyor.
  • 1.078 okur okuyacak.
  • 10 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları