Şafak (Bütün Eserleri 4)Sevgi Soysal

·
Okunma
·
Beğeni
·
778
Gösterim
Adı:
Şafak
Alt başlık:
Bütün Eserleri 4
Baskı tarihi:
Aralık 2012
Sayfa sayısı:
229
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750501364
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Sevgi Soysal, hayatında yol açtığı derin sarsıntılara rağmen sadece bir seyircisi olduğunu söylediği 12 Mart’ta sanık sandalyesine oturtulmuş bir tanıktı. Şafak, bu tanıklığın, gerçekçi olduğu kadar şiirsel bir hikâyesidir. Baskınlara, sorgu ve işkenceye karşı insanın sesini duyurduğu için bir kuşağa Sevgi Soysal’ı sevdiren bu roman, hem bir döneme tanıklık eden hem de bireysel tepkileri tüm karmaşıklığıyla yansıtan bir edebiyat başyapıtı olarak hâlâ güncelliğini korumaktadır.
Sevgi Soysal yine gülümsüyor bize. 40 yıllık kısacık ömrüne sığdırdığı en güzel yapıtlardan biri de "Şafak". Tante Rosa kitabıyla tanıyıp, mizahına hayran olduğum, muzip kadının o kadar da rahat bir yaşamı olmadı halbuki. 12 Mart dönemi denilince akla gelen en etkili isimlerden biri Soysal. Şafak romanı ise, kendisinin Adana'ya sürgün edildiği yılların bir yansıması aynı zamanda. Tam manasıyla bir eylem insanı olmayan Oya, komünizmi övmek suçundan Adana'ya sürgüne gönderilir. Peşinde devamlı iki sivil polis, her gün karakola gidip imza vermek zorundadır. Bir akşam avukat tanıdığı Hüseyin'in davetiyle Maraşlı işçi ailesinin evine yemeğe gider Oya. Hapisten yeni çıkmış solcu öğretmen Mustafa, Ali ve ailesi, Hüseyin, Oya yemek yerken, evi aniden polis basar. Örgüt toplantısı diyerekten, hepsi karakola götürülür. Kitap iç hesaplaşmalar, çözümlemeler ve geçmişi hatırlama şeklinde ilerler. Baskın, Sorgu ve Şafak bölümlerinden oluşan kitapta, Soysal'ın değindiği o kadar mevzu vardır ki aslında. İşkence, işkencede çözülme, işkenceci psikolojisi, nesnelerin onu eline alan kişilerin elinde nasıl iğrenç bir şeye dönüşebildiği, kadın-erkek ilişkileri, küçük burjuva ahlakı ve aydınlarının eleştirisi...
Oya sorguya alındığında örneğin, polis onu o kadar erkeğin arasında o saatte ne yaptığını irdeleyerek çözmeye çalışıyor. İçki içip içmediğini, evli olup olmadığını vs. sorup duruyor. Ortada örgüt veya toplantısı sorgulanmıyor. Bir kadını en iyi nasıl rencide edilebileceğinin ve Oya'nın ona izahat verme çabalarının, onu haklı çıkarmaktan başka bir işe yaramadığı görülüyor. Üstümüze sinmiş, her an savunmaya geçmeye hazır bir ahlak anlayışıyla... Çoğu kadına daha küçük bir kızken öğretilen kavramlarla savunmaya geçiyor. Sonra kızıyor kendine, iç konuşmalar sürüyor. Ne ait olduğu sınıfa ait, ne de diğerine. Asıl yoran bu Oya'yı da Mustafa'yı da. Çelişkileri ortaya çıkarmak tamam, ama net bir tavır koyulamıyor ortaya. Hepimizin durumu işte.
Komiser Zekai'nin kendi amiriyle, Abdullah'ın da amiri Zekai Bey'le olan konuşmaları... Yasalara sığınarak yasayı ve insan onurunu çiğnemek, buna da "emir böyle" diyerek , bireysel sorumluğu üzerinden atmak. Ama devran her döndüğünde kabak yine en alttakinin, kafayı kuma gömmeyi seçenin başına patlar.

"Kurbanlarla beslenen bir sürekliliktir zulüm. Edebiyat yapıyorum yine. İçine edebiyat karışınca bayağı dertler şıklık kazanır sanıyorum."

İyi okumalar 1K.
Şafak, karanlığın aydınlığa  hem en yakın olduğu hem de aydınlıktan sıyrıldığı en koyu vakti. Suçun suçsuzlarda arandığı, ast-üst ilişkisi içinde emirlere uyup vicdanın bir tarafa saklandığı, düzenin kanundan bağımsız işlediği bir dönem.
12 Mart yıllarını gören bir yazarın kaleminden çıkmış kurguyla karışık gerçekleri. Yoksa kurgudan soyunmuş gerçekleri mi demeliyim?
 
Kronolojik olarak bir günden bile daha kısa,  akşamdan sabahı anlatan bir roman, kısacık bir gün. Bir günde neler yaşanmıyor ki, kısacık bir ömre neler sığmıyor?  Genç yaşta 40 yaşlarında kanserden ölen yazar, o dönemlerde cezaevine de girmiş. Kaleminin gerçekliği burdan.

Adana'da  yaygılarla döşeli toprak bir ev, sevinçle hazırlanmış yer sofrası, ortalıkta koşuşturan çocuklar,  Çukurova'dan daha sıcak insanları ve bir tekme ile açılan tahta kapı... Bir zamanlar huzura açılan bu kapı, 12 Mart gibi bir tekmeyle savrularak huzursuzluğa açılır birden. Her şey yarım kalıverir; cümleler, aileler, hayaller ve insanlar. Yarısı boşlukta ne yapacağını şaşırmış,  yarısı yükümlülükleri altında ezilerek ruhları düğüm düğüm olmuş. Hiç tamamlanamıyor insanoğlu hep biraz eksik...

 Geri dönüşlerle, iç monologlarla, bilinç akışı ile yeri geldikçe tanıtılır karakterler.
 Hiçbir eylemde bulunmayan sadece düşüncede kalan fikirleri yüzünden  Oya da Mustafa da Hüseyin de suçlanırlar.  Sıcak-soğuk, iyi-kötü oyunu ile çözülmekten, suçlu psikolojisi ile savunmaya geçmekten korkarlar, direnirler. Korku yerini, endişeye bırakır; ordan kalkar kuşkuya ordan keşkeye.

Bir cop bizim için sadece coptur; o dönemleri gören bir kadın için ise bir coptan çok çok daha fazlasıdır. İnsani yanını kapının girişinde bırakan vahşi, şevket düşkünü otomatların organlaştırdığı bir alettir.
Karanlığın yarattığı korkuyla her şeyden şüphelenmeye  kendisini teselli etmek adına varsayımlarla yaşama tutunmaya çalışır Oya. Sorgu öncesindeki endişelerini işkeceye dair duyduklarının aklına hücumu ile daha da perçemlenir. Keşkelere sığınmak ister, belkiler üretir. Oyanın deyimiyle " zırvalamasının" son bulması için somut bir dayağa bile razı olur. Yeter ki kıvrılan  düşüncelerinin Sema'dan Çiğdem'e, Güllü'den Asuman Yemez'e, Menekşe'den Firdevs'e  geçen akışı son bulsun.

 Hapishanede sürekli adı geçen "Genel kadın/lar"... Kimdir onlar? Kimin eseridir? Bu hiç sorgulanmaz onları oraya sürekleyenlerin, ekmeğini kazanması için itekleyenlerin adı geçmez, onlar kirlenmez. Babalar, abiler, kayınlar, kayınbabalar, kocalar çok namusludur; namusun bir parçasını bile bir kadına çok görürler. Hep eksiktir kadın. Eksik akıldır, eksik etektir, eksik namustur!..  öylesine alışılmıştır, alıştırılmıştır ki kadın bile kadınlığını yadırgar, küçümser kendini. Lafıyla, tavrıyla, yaşayışıyla çirkinleştirir ve  ona biçilen rolün hakkını verir zamanla. Çığrından çıkar, laf atar köşeye sıkıştırır, saldırganlaşır, yaralar, hapis yatar. "Allah razı olsun, geneleve soktu beni. Menderes’imin de, benim de karnımız doydu."  duasını yapacak kadar alçalır. “Erkeğe sogri sormak dogri diyeldir... Benim Abdullah bir sogri içün beş tokat patlatır, öyle erkek adamdır ki...” diyerek  kendi esrar suçunu -biri karnında biri sırtında bebeği olduğu halde-  karısına atan erkeğini, adam sanır kendini inandırır, kandırır.
Oya, " Bir insanı değiştirmek tek bir insan işi değildir. Bu bir düzen, bir çevre, coğrafya konusudur, diye cevaplıyor kendisini."   Hepimizin yaptığı gibi vazgeçiyor o hayatlara dokunmaktan.


Ülkemin dünündeki lekelerden biridir o dönemler. Yarının da lekelenmemesi için bugün   farklı farklı  gözlerden daha çok okumalıyız.

Daha güzel günler görmek umuduyla iyi okumalar...
"Kurbanlarla beslenen bir sürekliliktir zulüm. Edebiyat yapıyorum yine. İçine edebiyat karışınca bayağı dertler şıklık kazanır sanıyorum."
Sevgi Soysal
Sayfa 203 - İletişim Yayınları
Çoğu aydının en saçma alışkanlığıyla, mantıksızlığa mantık aramaya çabasından bir de. Şu ana dek buraya getirilişine bir anlam vermeye çalıştı durdu. "Hiçbir şey yapmadan" sözünün anlamsızlığını seziyor Mustafa. Sanki, böyle dönemlerde önemli olan suçun niteliğiymiş gibi. Demek bizler de, giderek suçluluğumuza inandırılmışız. Bir şeyler yapmak suç, yapmamak suçsuzlukmuş gibi. Kavgayı ne zaman suçluluk, bir şeyler yapmamayı ne zaman suçsuzluk ve alın aklığı sanır olduk?
Sevgi Soysal
Sayfa 125 - İletişim Yayınları
Korkuyor Güllü'den. Değil Güllü'ye yardımcı olmak, onu anlamaya, onun yakınlığını taşımaya bile yetmiyor gücü. Güllü'yü değiştirmek, Güllü'yü yeniden yaratmak...Bir insanı değiştirmek tek bir insan işi değildir. Bu bir düzen, bir çevre, bir coğrafya konusudur, diye cevaplıyor kendisini. Yine de güçsüzlük sığınılamayacak kadar kötü bir şey.
Sevgi Soysal
Sayfa 116 - İletişim Yayınları
Kuşkular ve suçluluk duyguları. İşte benim gibilerin sevimsiz özeti. İki arada kalmış küçük burjuva!
Sevgi Soysal
Sayfa 91 - İletişim Yayınları
Ama o üç herif, copu zorla makatıma sokmaya kalktıklarında, doğa da, cinsellik de korkunç şeyler olarak göründüler gözüme. Cinsellik insanın en bayağı yanıymış gibi. Cinsellik olmasa, beni döverler evet, elektrik verirler, tırnaklarımı sökerler... her ne ise... ölesiye acı çektirirler, acıdan delirtebilirler.... Ama bunlar atlatılabilir, bunlardan sonra, şimdi duyduğum tiksinti duyulmaz asla. Böyle utanılmaz. Üç erkek, erkek demek belki yanlış, birlikte birbirlerinden güç alarak bastırdılar copu. Delice bir acıydı ama tiksinti, utanç daha fazlaydı.Kadın ve erkek ayrımı bana oynanan oyunların en kötüsüydü.
Sevgi Soysal
Sayfa 95 - İletişim Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Şafak
Alt başlık:
Bütün Eserleri 4
Baskı tarihi:
Aralık 2012
Sayfa sayısı:
229
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750501364
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Sevgi Soysal, hayatında yol açtığı derin sarsıntılara rağmen sadece bir seyircisi olduğunu söylediği 12 Mart’ta sanık sandalyesine oturtulmuş bir tanıktı. Şafak, bu tanıklığın, gerçekçi olduğu kadar şiirsel bir hikâyesidir. Baskınlara, sorgu ve işkenceye karşı insanın sesini duyurduğu için bir kuşağa Sevgi Soysal’ı sevdiren bu roman, hem bir döneme tanıklık eden hem de bireysel tepkileri tüm karmaşıklığıyla yansıtan bir edebiyat başyapıtı olarak hâlâ güncelliğini korumaktadır.

Kitabı okuyanlar 39 okur

  • Duygufayga
  • BilgeSevgi
  • Şinka
  • Umut Aykın
  • Burcu Göncü
  • Ebru&Hasan
  • BARAN
  • Mine
  • Raziye Canan Bilen
  • özlem

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%14.3 (1)
9
%28.6 (2)
8
%28.6 (2)
7
%28.6 (2)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0