15 Kasım 2019 Cuma
17:52
"Öyle, öyle çok şey düşünmüyorum ki, değil hayatı şimdilik fazlaca uzun olmayacağa benzer birinin zamanına, iki ömre bile sığmaz."
imgyukle.com/i/RoK20Q
(Sevgi Soysal 21 Ekim 1976)
SEVGİ'YE
İnsan
hiç ölmez
gibi
görünürken
en çok
ölüyormuş
öğrendik.
Güner Sümer
Sevgi Soysal hakim ideolojilerin esiri olmamak adına kendini feda eden kadın yazarlarımızdan biridir.
Orhan Kemal Ödülü'nü alırken şöyle der Sevgi Soysal: "Her zaman geçerli olmamakla birlikte, özellikle ara dönemlerde bir sanatçı için en gerekli olan şey, kendini iyi tanımasıdır." Sevgi Soysal bu anlamda yetkin bir edebiyatçıdır. Her ne kadar işlediği ana konu 12 Mart olsa da bulunduğu o olağanüstü koşullar onun sanatını asla küçültemez, sanatçı yaşadığı zamanın aynası olduğuna göre tabii ki de cezaevinde kaldığı günleri de orada yaşanılan kötü olayları da anlatmak zorundaydı. Yetkin bir sanatçıdır çünkü Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nda kalırken Bertolt Brecht'in Beş Paralık Roman kitabını çevirecek kadar yılmayan dönemin insanlarına değil düşüncesine karşı savaş veren bir aydındır Sevgi Soysal.
******
SEVGİ'YE SONNET
Taa uzaklarda mavi belki de açık mor
sabahın pancurundan bakıyor yıldızlar
yürek tellerine sıralanmış korkusuzlar
pencereyi açıp acıları dışarı atıyor
Herkese merhaba,iyi akşamlar dilerim.Bu akşam sizlere Sevgi Soysal’ın Şafak isimli eserinden söz etmek istiyorum. Eser tam bir sıkıyönetim 12Mart romanı. Özellikle bu dönemi merak edip bu döneme ait romanları araştıranlar için ilk sıralarda olmalı.
Karakterleri güzel tanıtmış yaşadıklarını duygularını hoş anlatmış ama yarım kalmış bir kitap izlenimi verdi bana daha çok. Yazıldığı kadar yazılabilir diye düşünmeden edemiyorsun. Çok hareket yok romanda psikolojik tahliller çok fazla. Güzel analizler, isabetli hayata dair tespitler yapılmış. Çok güzel olduğunu söylemek ne kadar yanlış olursa, boş bir kitap olmadığını söylemekte o kadar doğru olur. Okunmaya değer mi? Değer bence....
Şafak, karanlığın aydınlığa hem en yakın olduğu hem de aydınlıktan sıyrıldığı en koyu vakti. Suçun suçsuzlarda arandığı, ast-üst ilişkisi içinde emirlere uyup vicdanın bir tarafa saklandığı, düzenin kanundan bağımsız işlediği bir dönem. 12 Mart yıllarını gören bir yazarın kaleminden çıkmış kurguyla karışık gerçekleri. Yoksa kurgudan soyunmuş gerçekleri mi demeliyim?
Tavsiye edebileceğim bir kitap keyifli okumalar
Keyfi baskınlar, işkenceler ve sair eziyetlerin her dönemde popülerliğini koruduğunu, hem Şafak'ı okurken hem Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin "haklı" protestosunu hükümete yalakalık yapacağız diye eziyete dönüştüren kolluk kuvvetlerinde açıkça görebiliyoruz. Sene ister 1980 olsun ister 2021, empati yoksunu, hayatta karşı olan başarısızlığının ve mutsuzluğunun acısını gücünün yettiği insanlardan çıkaran bireylerin güvenlik güçlerine dahil edilmesinin sonuçları ortada. Şafak; keyfi bir baskını, baskını haklı çıkarmak için yapılan mecburi ama acımasızlığı keyfi bir sorguyu ve suçsuz oldukları için haliyle şafak vakti salıverilen bir grup insanı anlatıyor. Bugün tüm dünyada güvenlik güçlerinin gereksiz şiddet kullanması, tarihin tekerrür etmesinden ziyade, bu meslek grubundaki insanların kendilerini ifade etme şeklinde psikolojik bir inceleme gerektirecek düzeyde problem olduğunu düşündürüyor bana. Umarım gelecekte bu olaylar, sadece kitaplarda kalır. =)
ŞafakSevgi Soysal · Bilgi Yayınevi · 1975645 okunma
Şafak, karanlığın aydınlığa hem en yakın olduğu hem de aydınlıktan sıyrıldığı en koyu vakti. Suçun suçsuzlarda arandığı, ast-üst ilişkisi içinde emirlere uyup vicdanın bir tarafa saklandığı, düzenin kanundan bağımsız işlediği bir dönem.
12 Mart yıllarını gören bir yazarın kaleminden çıkmış kurguyla karışık gerçekleri. Yoksa kurgudan soyunmuş gerçekleri mi demeliyim?
Kronolojik olarak bir günden bile daha kısa, akşamdan sabahı anlatan bir roman, kısacık bir gün. Bir günde neler yaşanmıyor ki, kısacık bir ömre neler sığmıyor? Genç yaşta 40 yaşlarında kanserden ölen yazar, o dönemlerde cezaevine de girmiş. Kaleminin gerçekliği burdan.
Adana'da yaygılarla döşeli toprak bir ev, sevinçle hazırlanmış yer sofrası, ortalıkta koşuşturan çocuklar, Çukurova'dan daha sıcak insanları ve bir tekme ile açılan tahta kapı... Bir zamanlar huzura açılan bu kapı, 12 Mart gibi bir tekmeyle savrularak huzursuzluğa açılır birden. Her şey yarım kalıverir; cümleler, aileler, hayaller ve insanlar. Yarısı boşlukta ne yapacağını şaşırmış, yarısı yükümlülükleri altında ezilerek ruhları düğüm düğüm olmuş. Hiç tamamlanamıyor insanoğlu hep biraz eksik...
Geri dönüşlerle, iç monologlarla, bilinç akışı ile yeri geldikçe tanıtılır karakterler.
Hiçbir eylemde bulunmayan sadece düşüncede kalan fikirleri yüzünden Oya da Mustafa da Hüseyin de suçlanırlar. Sıcak-soğuk, iyi-kötü oyunu ile çözülmekten, suçlu psikolojisi ile savunmaya geçmekten korkarlar, direnirler. Korku yerini, endişeye bırakır; ordan kalkar kuşkuya ordan keşkeye.
Bir cop bizim için sadece coptur; o dönemleri gören bir kadın için ise bir coptan çok çok daha fazlasıdır. İnsani yanını kapının girişinde bırakan vahşi, şevket düşkünü otomatların organlaştırdığı bir alettir.
Karanlığın yarattığı korkuyla her şeyden şüphelenmeye
Yazarı genç yaşta vefat eden, kız kardeşim sayesinde okumaya karar verdiğim kitabımız 12 Mart dönemini anlayabilmek adına kaynak bir kitap olmuş. Yazar bu dönemi birebir yaşadığı için gerçekçiliği çok net bir şekilde yansıtmış. Kitap çok akıcı bir şekilde ilerledi.. Roman olmasına rağmen öykü tadında bir okuma oldu benim için..
Kitabımız 3 bölümden oluşmuş: Baskın, sorgu ve şafak... Adanaʼda sıkıyönetim günlerinde insanların başına gelenleri birebir hissediyorsunuz. Adalet adına adaletsizliğin yaşandığı bir dönem.. Kişilerin kuralları koyduğu, sorgusuz sualsiz itaat emreden bir dönem.. Hangi siyasi görüşü paylaşırsak paylaşalım, böyle bir dönemi anlayamıyorum.. Doğrunun bu kadar saptırılması nasıl normal olabilir? İnsanlık bir kenara bırakılmış, diyor insan.. Karakterlerin duygularının okuyucuya aktarıldığı kısımlar çok hoşuma gitti.. Zaten kitapta genel anlatımda bu şekilde duygular üzerinden ele alınıyordu. Baş karakter Oyaʼnın bütün duygularını sanki yazar yaşıyormuş gibi okudum nedense. Daha önce yazarımızın hayatını okuduğum için böyle hissetmem de doğal tabi..
Hem dönemi anlatması hem de insan psikolojisini yansıtması açısında güzel bir kitap okudum diyebilirim. Yazarımızla tanıştığıma memnun oldum. Kalemi de etkileyici diye düşünüyorum ilk defa okuduğum bu kitabı için. Diğer kitaplarını sıraya koyabilirim..
Soysal okumak güzel bir tattı, okunur çok da güzel okunur..
Bütün okurlara iyi okumalar diliyorum.. Kitapla kalın..
Çok değil bundan 48 yıl öncesi... 12 Mart’tan sonra yaşananlar, bunların insan psikolojisine nasıl yansıdığı, çıkar ilişkileri, kaybetme korkusu...
Öyle bir dönem düşünün ki çocukların üzerindeki etkisi oyunlarına bu şekilde yansıyor...
“Teslim ol!”
“Kimsin len!”
“Sıkıyönetim.”
“Tabancayı nerden kopturdun?”
“Teslim ol len, anarşik!”
“Şuu baa virse bir!”
“Kıpırdama len! Hakkat tabanca bu!”
“Essah mı? Vursaa!”
“Essah vallaa. Amcam getirdi.”
“Amcan pulis mi?”
“Yok len, anarşik... Deniz Gezmişgil’le Yılmaz Güneygil’in dostu. Bu tabancayı onlar virmiş.”
“Yok deve.”
“Yalan diyel lan! İnanmazsan gel de Mustafa Amca’ma sor.” (s.58)
Oya karekteri, Adana’da sürgündedir. Hüseyin’in davetiyle ilk kez Ali’nin evine misafir olur ve olaylar bundan sonra başlar.
“Tekmeyle açılan tahta kapı, içeri dolan sivil polisler, basılan ev, ev halkı, kendisini merkez yapmaya alışmış bir ‘Ben’in çevresinde döne döne uzaklaşır.”
Karakola götürülen Oya, Ali, Hüseyin, Mustafa, Zekeriya ve Ekrem. Başlarına neler geleceğini beklerken kendileriyle ve birbirleriyle yaşadığı çatışmalar. Oya bekleme süresinde cezaevinde yaşadıklarını hatırlar ve o dönemin yaşanan acılarını gözler önüne serer.
Kadın psikolojisini ve özellikle o dönemi başarılı bir şekilde yansıtmış. Her ne kadar okuduklarımızın kurgu olduğunu varsaysak da Sevgi Soysal cezaevinde şahit olduğu gerçekleri de romanına başarılı bir şekilde yansıtmış. Keyifli okumalar...
Sevgi Soysal’la geç tanıştım ama tanıştıktan sonra hep yanımda yürüyen hayat eşlikçim* oldu.
2025 yılını da okurluk tarihimde kadın yazarlar, özelde Sevgi Soysal yılı olarak belirledim. Şubat ayında da Şafak’ı ve 2011 yılında düzenlenen Sevgi Soysal sempozyumunun kitaplaştırılmış hali Ne Güzel Suçluyuz Biz Hepimiz -Sevgi Soysal için yazılar’ı okumaya başladım.
Ve fakat ve de maalesef çok ağır bir grip geçiriyorken Şafak elimdeydi. Bırakabilirdim ama her koşulda kitap okuma ihtiyacındaki bünyem sürüne sürüne Şafak’ı okudu. O yüzden hakkını verebildiğimden emin değilim.
Şafak Adana’da siyasi nedenlerle sürgünde olan Oya’nın ağzından anlatılan 24 saatlik bir gözaltı hikayesi.
Oya yemeğe davet edildiği bir evde dört erkekle birlikte göz altına alınır ve hikaye bu gözaltı süresi boyunca anlatılır. Şafak’ın 12 mart dönemini anlatan en önemli roman olduğu söyleniyor, beni en çok etkileyen yanı ise ancak 90’larda konuşulmaya başlayan “erkeklik” ve hegemonik erkekliği, farklı sınıfsal ve etnik aidiyetlerdeki erkek karakterler üzerinden anlatması ve iktidarın ezilenlerin elinde de nasıl bir silaha dönüştüğünü göstermesiydi. Romanın içinde 12 mart dolanıp durur ama politik söylemin ağırlığını hissettirmez.
Sevgi Soysal şu kısacık posta sığmayacak denli hayatıma koordinat bellediğim bir yazar benim için. Ela’sı, Olcay’ı, Oya’sı, Tante Rosa’sı, Tutkulu Perçem’iyle kolkola yürüyorum uzun süredir ve onlarla yürümek* ten çok keyif alıyorum.
12 Mart 1971 döneminin Adana’sını anlatıyor. O dönemdeki devrimcilerini eleştiren bir kitap. Çok sürükleyici ve nesneler yerli yerinde kullanılmış, gerçekçi bir kitap
Yazarın okuduğum ilk kitabı . Sevgi Soysal , romanı oldukça sade ve sürükleyici bir dille yazmış .Romanda 60 darbesinin bireyler üzerindeki psikolojik etkileri üzerinde duruluyor.Zaman olarak bir günlük zaman dilimi var. Sevgi Soysal kitapta karşıt güçler arasındaki çatışmayı oldukça başarılı bir şekilde anlatmış.Olaylar Adana şehrinde geçiyor.
Sevgi Soysal, feminizm ile tanıştığım zaman girdi hayatıma. Tante Rosa, Yürümek, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu derken şimdi de Şafak.
Oya ile Sevgi Soysala baktım biraz ve ben kitapta en çok Oya'yı okudum. Sıkıyönetim dönemlerinde kadın olmayı, sorguda, işkencede ve hayatta kadın olmayı anlatıyor Sevgi Soysal.
Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nda anlattıklarına benzer kadınlık ve tutsak edilmiş kadınlık hikayeleri var burada da. Sadece mahpusluktan bahsetmiyor, mesela Oya, Adana'daki sürgünü bitip Ankara'ya döndüğünde de yaşayacağı tutsaklığı düşünüyor uzun uzun.
Elbette sadece Oya yok kitapta. Öğretmen Mustafa, avukat Hüseyin, Maraşlı Ali ve diğerleri. Dilini ve anlatım tarzını sevdiğim Sevgi Soysal'ı tekrar okumuş olmaktan mutlu oldum.
Sevgi Soysal (d. 30 Eylül 1936, İstanbul - ö. 22 Kasım 1976, İstanbul) Türk yazar. Aslen Selanik'li mimar-bürokrat bir babayla Alman bir annenin altı çocuğundan üçüncüsü olarak büyüyen Sevgi Yenen, 1952'de Ankara Kız Lisesi'ni bitirdi. Bir süre Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde Arkeoloji okudu.
1956 yılında şair ve çevirmen Özdemir Nutku ile evlendi, birlikte Almanya'ya gittiler. Göttingen Üniversitesi'nde arkeoloji ve tiyatro dersleri izledi. 1958'de Türkiye'ye döndü ve Korkut adını verdikleri bir oğlu oldu. 1960 ile 1961 tarihlerinde Ankara'da Alman Kültür Merkezi ve İrtibat Bürosu'nda ve Ankara Radyosu'nda çalıştı. Bu dönemde, toplum karşısında bireyin tedirginliğini öne çıkaran ''yeni gerçeklik'' akımından izler taşıyan öykü ve yazıları Dost, Yelken,Ataç, Yeditepe ve Değişim dergilerinde yayımlandı.
1961'de Ankara Meydan Sahnesi'nde Haldun Dormen'in yönettiği Zafer Madalyası adlı oyunda tek kadın rolünü oynadı. İlk öykü kitabı Tutkulu Perçem, 1962 yılında yayımlandı. Zafer Madalyası oyununda tanıştığı Başar Sabuncu ile 1965'te evlendi. Aynı yıl TRT'de program uzmanı olarak çalışmaya başladı. 1965-1969 yılları arasında Papirüs ve Yeni Dergi'de öyküleri yayımlandı. Bu arada tezini vererek arkeoloji diplomasını aldı. Teyzesi Rosel'in kişiliğinden yola çıkarak, birbirine bağlı öykülerden oluşan Tante Rosa'yı yazdı. Kadın-erkek ilişkisi ve evlilik temasını işlediği ilk romanı Yürümek'le TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü'nü kazandı.
12 Mart dönemi, Sevgi Soysal'ın hayatı ve yazarlığı üzerinde derin izler bırakan bir dönem oldu. Yürümek, müstehcenlik gerekçesiyle toplatıldı ve Sevgi Soysal, kısa bir tutukluluk ardından TRT'den ayrılmak zorunda kaldı. Anayasa profesörü Mümtaz Soysal'la, Soysal'ın komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklu kaldığı Mamak Cezaevi'nde evlendi. Siyasal nedenlerle tekrar tutuklandı ve sekiz ay Yıldırım Bölge'de, iki buçuk ay da sürgüne gönderildiği Adana'da kaldı. Cezaevinde yazdığı Yenişehir'de Bir Öğle Vakti adlı romanıyla 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazandı. Kızları Defne Aralık 1973'te, Funda ise Mart 1975'te doğdu. Adana'da sürgünde bulunan bir kadının başından geçen olaylar etrafında 12 Mart'ı eleştirdiği romanı Şafak, 1975'te yayımlandı. Bu dönemde Anka Haber Ajansı ve Sosyalist Kültür Derneği'nin kuruluşunda rol aldı. Politika gazetesinde tefrika edilen cezaevi anıları Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu başlığıyla kitaplaştırıldı (1976).
Yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle 1975 sonbaharında bir göğsü alındı. Hastalık izlenimlerini ve 12 Mart sonrası değişimi anlatan öykülerini topladığı Barış Adlı Çocuk, 1976'da yayımlandı. Eylül 1976'da bir ameliyat daha geçirdi ve tedavi için eşiyle birlikte Londra'ya gitti. Üzerinde çalıştığı son romanı Hoşgeldin Ölüm'ü tamamlayamadan 22 Kasım 1976'da İstanbul'da 40 yaşında öldü. Yeni Ortam ve Politika gazetelerine yazdığı yazılar, Bakmak (1977) adlı kitapta toplandı.