Bir şehri hayatında ilk defa görmek, ona ilk defa dokunmak, ağaçlıklı yollarında gezinmek, yollariyle çıkmaz sokaklarında hızla kaybolmak, en gizli kokusunu koklamak, evleriyle taşlarına ve onu kemiren insandan ibaret kurtlarına, gözlerini üzerlerinden yavaş yavaş çekerek veda etmek… Ne güzel!
İyi değilim, temiz değilim, uslu değilim! Çektiğim acı dayanılmaz bir şey; içim atılmamış çığlıklar ve karanlıkla dolu; vücudumun şu sıcak, donuk serinliği içinde gözyaşı ve kan halinde yuvarlanıyorum.
İşte bunun için, en yüksek sembolünüz olarak bir yıldızı, doğan güneşi, bir çiçeği, yani krizantemi ve bir balığı, yani sazanı seçmişiniz. Size göre güneş, üç büyük fazileti sembolize eder: anlayışı, iyiliği ve cesareti; krizantem karların içinde dayanır ve çiçek açar; sazan balığı ise, ırmak akıntısının aksi yönde gider ve kendisini aşağı doğru iten müthiş gücü yener; Batı düşüncesi öğreticilerinden birinin dediği gibi, maddeye karşı direnen yüksek hayvansal atılımın amblemidir.
Japonya, öylesine menfî kutuplu ve ağır devrimizde ırmak akıntısının aksi yönde giden o kahraman sazan balığıdır.
İşte, sevgili Kuye-San, Japonya’nın bana verdiği iki ders bunlardır: bu defineleri beraberimde alıyor ve gidiyorum.