Bir şekilde her birimiz hayatımıza devam ediyoruz, diye düşündüm. Ne kadar büyük ve ciddi bir kayıp yaşasak da, ne denli önemli bir şey elimizden alınmış olsa da ya da sadece üzerimizdeki deri aynı kalıp kendimiz tamamıyla farklı bir insana dönüşmüş olsak da, sessizce yaşamımızı sürdürüyoruz. Bizim için belirlenmiş zamanın sonuna doğru gittikçe yaklaşıyor, ardımızda bıraktığımız zaman dilimi uzaklaşıp kaybolurken ona veda ediyoruz. Gündelik hayatın sonu gelmez işini gücünü tekrar tekrar -bazı durumlarda büyük bir beceriyle- yaparak. Böyle düşününce büyük bir boşluk duygusuna kapıldım.
Neden insanlar bu denli yalnız olmak zorundalar? Neden bu denli yalnız olmak zorunda? Bu dünyada bu kadar çok insan yaşarken, her birimiz bir başkasından bir şeyler beklerken, neden bu kadar yalnızız? Ne için? Yoksa gezegenimiz, insanların yalnızlığından beslenerek mi sağlıyor dönüşünü?
Rüyadayken, bir şey ile diğeri arasında ayrım yapma gereği duyulmaz. Hem de hiç. Zaten baştan itibaren orada bir sınır çizgisi yoktur. Bu yüzden rüyada çarpışma diye bir şey neredeyse hiç olmaz, hadi oldu diyelim, bu durumda acı duyulmaz. Ama gerçek, farklıdır. Gerçek, dişini geçirir sana. Gerçek. Gerçek.
Yaşadığımız dünyada “bildiğimiz” ve “bilmediğimiz” şeyler aslında Siyam ikizleri gibidir. Kaderin ipiyle bağlanmışlardır, birbirlerinden ayrılmazlar, kaotik bir varoluşları vardır. Kaotik. Kaotik.
Zaten kim ayırabilir ki deniz ile üzerine yansıyanı.
Ya da yağmurun yağışı ile yalnızlık birbirinden ayrılabilir mi?
Yeterince bildiğimizi düşündüğümüz şeylerin arkasında, bir o kadar da bilmediklerimiz gizlidir.
Anlamak dediğimiz, halihazırdaki yanlış anlamalarımızın bütününden başka bir şey değildir.