Ama hayat öyle değildi işte. Ailenin hep var olacağını düşünmek yerine kendi yaptığın bir eylem olarak düşünmeliydin. Aile bir fiildi, "aile kurardın". Babam ve ben hasbelkader kanla bağlı iki farklı bireydik. Tabii aramızda gitgide büyüyen mesafeyi kabul edip onunla yaşadıkça, sahip olduğumuz son bağ da kopmuştu.
Ölünce en büyük pişmanlığın asla göremeyeceğin gelecek oluyordu. Henüz gerçekleşmemiş olaylar için "pişmanlık" kelimesini kullanmanın tuhaflığını bir anda fark etmiştim ama "keşke hayatta olsam" dizelerini düşünmeden edemiyordum. Ne tuhaf bir fikirdi.
Aşk bitmek zorundaydı. O kadardı işte. Herkes bu gerçeği bildiği halde aşık olmayı sürdürüyordu.
Galiba hayat da benzerdi. Hepimiz bir gün bitmesi gerektiğini biliyor ama sonsuza dek yaşayacakmış gibi davranmaya devam ediyorduk. Aşk gibi hayat da güzeldi çünkü bitmesi gerekiyordu.
Şaşkınlığını bastırmak için dudaklarım Irene'in dudaklarına yaklaştı ve gelecekteki iki bin altı yüz yıl boyunca kararımdan asla geri dönmemek niyetiyle, "Gerçek, her zaman şüphecilikten pişmanlık duymama neden olmuştur" diye ekledim.