"Sen Allah için neyi terk edersen, Allah sana mutlaka ondan daha hayırlısını nasip eder." (Müsned, 23074)
Bihter neyi itiraf edecek Firdevs hanım behlülle ne ilgisi var ;)
Aşkın mezarı yoktur; çünkü gömülemez. 🖤 Bihter Ziyagil’in ölüm yıl dönümüymüş Ahh beee 🥺
Reklam
İnsan beyninin bir kafatasının içine tıkılmış buruş buruş bir kumaş gibi olduğunu düşünürsek, her şeyin birbirine girmesi doğal. Neyi nasıl düşüneceğimizi bilemediğimiz gibi, gelecek kurgularımızın çoğu da eski kumaşlardan yapılma. Bir şeyin nasıl olacağı ile ilgili düşüncemiz, bugüne kadar ne olduğuyla sınırlı. Bu da bize ancak dar alanda kısa paslaşmalar olanağını veriyor ki bu bizi kalıplara sıkıştırıyor. Hep buz kalıbına girmiş gibi şekilli düşünceler, eriyip su gibi akamıyorlar. Senin elinde yaşadıklarının malzemesi var. Masada duruyorlar. Yeni bir şey olacağı zaman, bu malzemeden bir şey kuruyoruz. Elimizde keçe varsa keçeyle, gri renk varsa gri, ipler varsa bağlıyoruz. Uçurtma yapmıyoruz mesela, ya da krem şanti. Elimde bunlar var, yaşayacaklarım da bu malzemelerden olur diyoruz… Bir insanı dinlemek ne zor şey. Belki de dünyanın en zor şeyi. Sürekli ama ama demek, lafını söylemek ve denileni önemsememek istiyorsun. Hepimiz konuşmamızı hazırlarken karşımızdaki gürültü yapıyor gibi dinliyoruz. Elbette dinleyemiyoruz çünkü konuşmamızı, cevabımızı hazırlamakla meşgulüz. Yoksa isterdik tabi dediğini dinlemeyi, seninle durmayı, o yöne bakmayı, rüzgarı oradan almayı. Ben bunu yeni yeni öğreniyorum. 12 yaşındaki bir oğlan çocuğuyla konuştuğunuzda mecbursunuz. Çünkü hiç 12 yaşında bir oğlan olmadınız. Olanı dinlemek tek çare. Dediğini duymak anlamanın tek yolu. Ben de dinledim dinledim. Kaygılarını, korkularını, saydığı ihtimalleri dinledim. Sonra ona: ‘Nasıl düşünürsen kendine onu yaşatacaksın’ dedim. Ne dediğime şimdi kendim bile şaşıyorum. Sanki ezbere bildiğim bir şiiri okur gibi dedim. Yaşlı gözlerle bana baktı. Acaba ne anladı. Bu hap gibi bir laftı. İçini açıp toz halini göstermek istedim. Devam ettim… Hayatta çoğu olup biten dışarda değil, kafamızın içinde olur
Substack
İnsan beyninin bir kafatasının içine tıkılmış buruş buruş bir kumaş gibi olduğunu düşünürsek, her şeyin birbirine girmesi doğal. Neyi nasıl düşüneceğimizi bilemediğimiz gibi, gelecek kurgularımızın çoğu da eski kumaşlardan yapılma. Bir şeyin nasıl olacağı ile ilgili düşüncemiz, bugüne kadar ne olduğuyla sınırlı. Bu da bize ancak dar alanda kısa paslaşmalar olanağını veriyor ki bu bizi kalıplara sıkıştırıyor. Hep buz kalıbına girmiş gibi şekilli düşünceler, eriyip su gibi akamıyorlar. Senin elinde yaşadıklarının malzemesi var. Masada duruyorlar. Yeni bir şey olacağı zaman, bu malzemeden bir şey kuruyoruz. Elimizde keçe varsa keçeyle, gri renk varsa gri, ipler varsa bağlıyoruz. Uçurtma yapmıyoruz mesela, ya da krem şanti. Elimde bunlar var, yaşayacaklarım da bu malzemelerden olur diyoruz… Bir insanı dinlemek ne zor şey. Belki de dünyanın en zor şeyi. Sürekli ama ama demek, lafını söylemek ve denileni önemsememek istiyorsun. Hepimiz konuşmamızı hazırlarken karşımızdaki gürültü yapıyor gibi dinliyoruz. Elbette dinleyemiyoruz çünkü konuşmamızı, cevabımızı hazırlamakla meşgulüz. Yoksa isterdik tabi dediğini dinlemeyi, seninle durmayı, o yöne bakmayı, rüzgarı oradan almayı. Ben bunu yeni yeni öğreniyorum. 12 yaşındaki bir oğlan çocuğuyla konuştuğunuzda mecbursunuz. Çünkü hiç 12 yaşında bir oğlan olmadınız. Olanı dinlemek tek çare. Dediğini duymak anlamanın tek yolu. Ben de dinledim dinledim. Kaygılarını, korkularını, saydığı ihtimalleri dinledim. Sonra ona: ‘Nasıl düşünürsen kendine onu yaşatacaksın’ dedim. Ne dediğime şimdi kendim bile şaşıyorum. Sanki ezbere bildiğim bir şiiri okur gibi dedim. Yaşlı gözlerle bana baktı. Acaba ne anladı. Bu hap gibi bir laftı. İçini açıp toz halini göstermek istedim. Devam ettim… Hayatta çoğu olup biten dışarda değil, kafamızın içinde olur
Substack
Kimlik için kullandığımız dil arkeolojidir. Kazmak. Ortaya çıkarmak. Bulmak. Sanki benlik, zaten tamamlanmış, toprağın altında kalmış bir esermiş gibi, üzerindeki toprağı temizleyip ışığa tutmanızı bekliyor. Kendinizi bulmazsınız. Kim olduğunuza siz karar verirsiniz. Bu ayrım, size güç, baştan çıkarma, başkalarının aklından çıkmayan biri olma hakkında anlatabileceğim neredeyse her şeyden daha önemlidir. Çünkü "bulma" çerçevesi pasiftir. Sizi bekletir. Sizi kendi hayatınızda bir turist yapar, deneyimler arasında dolaşır ve sonunda içlerinden birinin size baştan beri kim olduğunuzu söylemesini umarsınız. Bize anlatılan hikaye şöyle: İçinizde bir yerlerde gerçek bir benlik var. Tercihleri, tutkuları ve net bir yön duygusu var. Sizin göreviniz yeterince dikkatlice dinlemek, yeterince uzun süre beklemek, yeterince şey denemek ve sonunda kendini gösterecektir. Bir fosil gibi. Bir sır gibi. Bu hikaye cazip çünkü sizi sorumluluktan kurtarıyor. Henüz "kendinizi bulamadıysanız", bu cesaret eksikliği değil. Sadece kötü şans veya kötü zamanlama. Hala arıyorsunuz. Hala açıksınız. Arama işini yapıyorsunuz. Ama bu hikayenin aslında ne ürettiğine bakın: yıllarca belirsizlik içinde yaşayan insanlar. Kimliklerini ceket gibi deneyip geri verenler. Kendi hayatlarını bir deneme kabini gibi görenler. Bir şeyleri düzeltmek yerine, bir şeyin doğru hissettirmesini bekleyenler. Kim olduğunuza karar vermek, bir şeyi kesip atmak demektir. Kelimenin anlamı da budur: de-cidere , kesip atmak. Karar verdiğinizde, diğer olasılıkları öldürürsünüz. Şöyle dersiniz: bu versiyon, o değil. Bu yön, diğerleri değil. Ben buyum ve artık alternatifler için müsait değilim. Bu korkunç. Zaten öyle de olmalı. Çoğu insan bunu asla yapmaz çünkü o kapının ardında ne olduğunu hissedebilirler: kesinlik. Geri
Substack
Bezirgân...
"Bezirgân" kelimesi köken olarak sadece ticaret yapan, kervanlar işleten büyük tüccarları ifade etse de, zamanla sosyolojik, kültürel ve edebi olarak çok daha katmanlı bir anlama büründü. Bu kavramın farklı boyutları var... Tarihi ve sosyolojik olarak ipek Yolu'ndan Osmanlı'ya, ticaret ahlâkından (ahilik kültürüyle çatışan veya uyuşan yönleriyle) kapitalizmin erken ayak seslerine kadar uzanan yönü de var bezirgânlığın... Divan ve halk edebiyatında, özellikle de irfani şiir geleneğimizde "dünya bezirgânı" ya da "gönül bezirgânı" gibi metaforlar ile, liyakat ve karakter aşınmasına yönelik eleştirilerin merkezinde de yer alır bezirgân kavramı... Modernliğin öne çıktığı bugünün dünyasında ise sadece mal değil; sadakat, makam, değer ve hatta fikir ticareti yapan modern bezirgânlar da sosyo-kültürel olarak göze çarpıyor artık, her toplumda... Bugünün dünyasında bezirgânlığın en can alıcı ve bugünün insanını en çok sarsan yönü; "edebi, felsefi ve modern katmanların kesiştiği o "karakter ve değer ticareti" boyutu olsa gerek... Tarihteki klasik bezirgân, en nihayetinde bir malı alıp satan, kâr peşinde koşan somut bir aktördü. Belki terazide hile yapardı, belki stokçuluk yapardı ama neyi alıp sattığı belliydi. Ancak bu kavramı felsefi ve sosyolojik bir süzgeçten geçirdiğimizde, asıl tehlikeli olanın "gönül ve değer bezirgânlığı" olduğunu görüyoruz. Klasik edebiyatımızda ve irfan kültürümüzde dünya metasına tamah eden, liyakati, samimiyeti ve insanî özü bir kenara bırakıp her şeyi bir alışveriş nesnesine dönüştüren zihniyet sertçe eleştirilir. Bugüne geldiğimizde bu zihniyet modern görünümüyle kılık değiştirmil görünüyor. Artık sadece kumaş veya baharat satılmıyor; "makamlar, sadakatler, fikirler, ilkeler ve hatta şahsiyetin kendisi" birer pazarlık unsuru haline
Reklam
Reklam