“İnatçı birisin, göçmen!” dedi.
“İnatçı biri değilim, hayır... Hayır, Kharon... Doğru kelime ‘saplantılı’ olmalıydı. Ben saplantılı biriyim... Ve sevmek, saplantılı olmak demektir.”
“Bana şu yeri anlat, Tibarnes. Seni efkârlandıran, onu düşünürken dalıp dalıp gittiğim şu şehri...”
“Benim şehrim, Sagalassos, yüce bir dağın yamacında, sarı renkli dağ salkımlarının arasında bir sır gibi gizlidir... Kimseler onu kolay kolay bulamaz... Süt renginde sütunları ve mermer basamakları, atalarım oraya varmadan çok daha önceleri, bizzat tanrılar tarafından gökten aşağıya bırakılmıştır. Orası ne tam olarak tanrılarındır, ne de tam olarak insanların... Benim şehrim, yerle gök arasındaki kutsal bir sınırdadır. Görür görmez bunu anlarsın. Çeşmesinden gürül gürül akan şifalı suları vardır; dedikodular ve eğlence getiren rüzgârları, her defasında doğaya can veren sarsıntıları vardır... Zeytin kokuları arasında göğe en yakın yerdeki tapınaklarda tanrılara yalvarırız... Fısıltılar bile orada büyür, büyür ve koskocaman birer yankıya döner... Ve en büyük, en gizli duamız, sahip olduğumuz tek zenginlik içindir: Sagalassos için...”
Tereddüt yaşadığımı fark edince,
“Bir Fransız’ın diğerine yazdığı basit bir mektup sadece, endişe buyurmayınız.
Benim gibi adamlar üzerlerinde daima birilerine verilecek bir mektup taşırlar. Sanılanın aksine söylenenlerden çok, söyleyemediklerimizi içeren duygusal mektuplar...
Biz mesajlara ve onların taşıdıkları anlamlara inananlardanız.”