Nihal Uğurlu

Nihal Uğurlu
@nihalugurlu2
“Gözleri ne renkti?” diye sordu Hiron. Ateşi seyrediyordu. "Yeşil ama çok açık yeşil...” dedim, “İçlerinde kahverengi hareler bulunur ve turuncu ışıl’tılar...” Bir şey demedi. “Saçlarının gölgesi düştüğünde dahi çok parlaktır, gözleri... Yüzünü yıkadığında sarıya dönerler, yağmur yağdığında ise saks mavi...” Gülümseyerek bana baktı, “Binlerce yıl önce, Tanrılar biri altın, biri gümüş iki kutu bahşettiler, insanlara. Altın kutunun içerisinde yeşil renkli gözler vardı, gümüş olanın içerisinde ise mavi...” “Peki, ışıltılar?” diye sordum. “Işıltılar... Tıpkı gökyüzündeki yıldızlar gibi, gözlerdeki ışıltılar da bize kaynağının geçmişini anlatırlar. Işıltılar bize aittir, tanrılardan değil. Onlar bizim geçmişimiz.” diye yanıt verdi.
Reklam
“Tüm bunlara değer mi efendim? Onu tekrar görmek, bu kadar mı önemli sizin için?” diye sordu. Beklemediğim bu soru karşısında önce bocaladım ama çabucak kendimi toparladım: “Ben hayatımda boyunca asla düşünmeden bir işe kalkışmadım Leporello... Asla... Tek istisnası şu hadisedir, inan... Zihnim artık işlemiyor. Bedenim... Bedenimse kendi kendine hareket ediyor gibi. Tüm eylemlerime bu özlem yön veriyor. Ve ben bunu kıymetli buluyorum.”
Venedik'in Ötesinde
Seyahatin o kısmıyla ilgili en çok hatırımda kalan şey, namaz kılan Bedevilerdi. Sanki nostaljik ve hoş bir âdeti canlı tutmak çabasında gibiydiler. Çok uzun zaman sonra yine ilk defa orada ezan sesi duymuştuk. “Karanlığın içerisinde namaz için doğru vaktin geldiğini nasıl anlıyorlar?” diye sormuştu Leporello. “İnsan yeter ki Tanrısına yalvarmak istesin Leporello, aralarına Güneş girebilir mi sanıyorsun?” diye yanıtlamıştım.
“Soldats! Songez que, du haut de ces pyramides, quarante siecles d’histoire vous contemplent.” (Asker! Kırk asırlık tarih, karşınızdaki piramitlerin üzerinden şuan sizlere bakıyor)
“When shall we two meet again? In thunder? In lightnin? Or in rain?” (Biz ikimiz, bir daha ne zaman birbirimizi göreceğiz? Fırtınada mı? Yıldırımda mı? Yoksa yağmurda mı?)
Reklam