Ne kadar uzağa kaçılırsa kaçılsın insanın evi onu nereye olursa takip ederdi. Mekân değiştirilebilirdi ama bağlı kalınan yer daima aynıydı. Sanki o yerler insanlara değil de insanlar o yerlere aitmiş gibi. Aynı malzemeden yapılmışlar gibi kan yerine toprak, eklem yerine ahşap, beton yerine kemik.
Suflör...Bu kitap hem Donato Carrisi’nin ilk romanı hem de Mila Vasquez serisinin başlangıcı. İlk kitap olmasına rağmen oldukça iddialı, hatta yer yer riskli bir kurguya sahip. Klasik bir “katili bulduk ve bitti” hikâyesi değil. Daha çok kötülüğün nasıl yönlendirilebildiğine ve insanın karanlık tarafının nasıl tetiklenebileceğine odaklanıyor.
Ben açıkçası karakterlerle bağ kurmakta biraz zorlandım. Oldukça kalabalık bir ekip var ve herkesin ayrı bir rolü, ayrı bir geçmişi, ayrı bir sırrı var. Bu da zaman zaman zihni gerçekten yoruyor. Hatta yer yer kafası karışık bir zihnin ürünü gibi hissettirdi bana. Ama belki de tam olarak amaç bu; okuru konfor alanında tutmamak.
Kitap boyunca odağımız kaçırılan kızları ve onları kaçıran kişiyi bulmakken, hikâye sürekli yeni katmanlar açıyor. Bir olayın içinden başka bir olay çıkıyor. Matruşka bebek gibi; açtıkça derinleşiyor, derinleştikçe zihni daha çok meşgul ediyor. Tam bir şeyi çözdüm derken başka bir gerçek çıkıyor karşınıza.
Bazı noktalar bende soru işareti bıraktı. Olayların arka planındaki motivasyonlar, geçmişle bugünün iç içe geçişi ve bazı karakterlerin hikâyeye dahil oluş biçimi bilinçli bir karmaşa hissi yaratıyor. Net ve rahatlatıcı cevaplar vermek yerine, rahatsız edici bir belirsizlik bırakıyor.
“Bir insan ne zaman canavara dönüşür?” sorusu kitap boyunca zihnimde dönüp durdu. Ve kitap bittiğinde gerçekten kapaktaki adam gibi; başımı tutup, olan biteni sindirmeye çalıştım.
**__"Nasıl olduğunu öğrenseniz de faydasız.
Neden olduğunu anlasanız da önemsiz.
Kim olduğunu bilseniz de yetersiz."__** Bu cümlede çok şey saklı ...