nihan

Puan vermedi·280 syf.··
2026 18. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 11 Haziran 2026 17:12
Jean-Christophe Grangé benim için sadece sevdiğim bir yazar değil; polisiye ve gerilim edebiyatına adım attığım ilk durak. Yıllardır tüm kitaplarını okuyup kitaplığımda biriktirdiğim, ne yazsa merakla elime aldığım bir yazar. Bu yüzden Ben Şeytanın Oğluyum benim için sıradan bir biyografi ya da anı kitabı olmadı. Bu kez sayfalarda bir kurgu değil, Grangé'nin kendisi var. Kendi ifadesiyle "nihai hesaplaşması" olan bu kitapta, hiç tanımadığı ama hayatı boyunca gölgesini ve korkusunu hissettiği babasıyla yüzleşiyor. Ancak kitap yalnızca bir babanın hikâyesi değil; aynı zamanda annesi Michèle'ye ve anneannesi Andrée'ye yazılmış uzun bir minnettarlık mektubu. Grangé'nin çocukluğunu kötülükten, korkudan ve karanlıktan koruyan iki güçlü kadına duyduğu sevgi ve şükran her sayfada hissediliyor. Yıllardır okurlarının "Böyle şeyler nasıl aklına geliyor?" sorusuna verdiği en uzun cevap belki de bu kitap. Romanlarının yazım süreçlerini, ilham kaynaklarını, yaşadığı depresyon dönemlerini ve eserlerinin ardındaki duygusal zemini anlatıyor. Özellikle hem onun hem de benim en sevdiğim romanlarından biri olan Siyah Kan hakkında anlattıkları benim için ayrı bir değer taşıdı. Kitap boyunca Grangé'nin babasından "şeytan" diye söz etmesine rağmen anlatının merkezinde yalnızca öfke yok. Annesine bakışında suçlamaktan çok anlamaya çalışan bir yaklaşım var. Bir dönemin kadınlarının sessizliğini, toplumsal baskıları ve "aile fotoğrafını koruma" çabasını da sorguluyor. Bu yönüyle kitap yalnızca kişisel bir hikâye değil, aynı zamanda bir dönemin ruhuna da ışık tutuyor. Elbette romanlarındaki gerilimi ya da sürükleyici kurguyu burada aramamak gerekiyor. Bu kitap, Grangé'nin zihninin ve kalbinin kapılarını aralayan samimi bir anlatı. Romanlarındaki karanlığın, kötülük temasının ve insan ruhuna
1000Kitap
Ben Şeytanın OğluyumJean-Christophe Grangé · Doğan Kitap · 0167 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Puan vermedi·400 syf.··
2026 16. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 13 Mayıs 2026 17:40
Çok güzel bir tarihî kurgu okudum. Kitabı kapattığımda aklımdan geçen ilk şey şuydu: “Tam da o zamanlarda, bir yerlerde gerçekten bunları yaşayan insanlar vardı belki de…” İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde geçen bu hikâye; savaşın yıkıcılığını, insanların hayatta kalma çabasını ve sanatın insan ruhuna nasıl tutunduğunu çok güzel anlatıyor. Ama bunu yaparken insanı yormuyor da. Aksine, o atmosferin içine yavaş yavaş çekiliyorsunuz. Kitap boyunca en çok hissettiğim şey şu oldu: Savaş sadece şehirleri değil, insanların kimliklerini, çocukluklarını ve umutlarını da değiştiriyor. Pietro Houdini karakteri ise gerçekten unutulmazdı benim için. Bilgeliği, tuhaflığı, mizahı ve o yorgun ama sıcak haliyle kitabın ruhunu taşıyan karakter gibiydi. Trajikomik diyaloglar da ayrıca çok güzeldi. “Yaralı bir asker, bir rahip, bir hemşire ve asık suratlı, topallayan bir katıra liderlik eden melek yüzlü bir çocuk.” Bu cümle kitabın hissini tek başına veriyor sanki. Ve sanat… Kitap bana biraz şunu hissettirdi: Bazen insan hayata tutunabilmek için sanata tutunur. Küllerinden yeniden doğmanın, büyümenin, savaşın ortasında bile insan kalabilmenin hikâyesiydi benim için. Yormayan, merak ettiren, yer yer hüzünlendiren ama içimi de sıcacık yapan bir kitaptı.
Pietro Houdini'nin LanetiDerek B. Miller · Koridor Yayıncılık · 20269 okunma
Puan vermedi·344 syf.··
2026 14. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 27 Nisan 2026 15:27
Roman mı okudum, ders mi çalıştım pek emin değilim... Javier Sierra’nın bu kitabını bitirdiğimde hissettiğim ilk şey, bunun klasik bir roman olmadığıydı. Sierra aslında araştırmacı-gazeteci ve bu kimliğini kitabın her satırına resmen kazımış. Mısır mitolojisinden tutun da yıldız haritalarına, piramitlerin o karmaşık mimarisine kadar her detayı öyle sağlam bir temele oturtmuş ki; "Acaba bunlar gerçek mi?" diye sormadan edemiyorsunuz. Kitapta Napolyon’un o bildiğimiz askerî dehası, savaşları falan yok. Tam tersine; piramidin içinde geçirdiği o gizemli gecedeki spiritüel dönüşümüne, ölümsüzlük arayışına dalıyoruz. Tarihî bir olaydan yola çıkıp insanın ölümle olan o köklü kavgasını anlatmış. Dürüst olmam gerekirse, okurken biraz yoruldum. Çünkü kitap o kadar yoğun ki... Sürekli elimde kalem kâğıt, "bu sembol neymiş, şu tanrı kimmiş" diye araştırma yaparken buldum kendimi.342 sayfaya o kadar çok bilgi sıkıştırılmış ki bazen olay akışı bu bilgilerin gölgesinde kalıyor. Bir roman okumaktan ziyade, sanki kurgulanmış bir araştırma dosyasını inceliyor gibiydim. Ama yazar sanki bunu bilerek yapmış: "Ben sana yolu açtım, kapıyı araladım; hadi bakalım şimdi sen kendi yolunu bul." der gibi bir havası var. Sizi pasif bir okur olmaktan çıkarıp, zorla işin içine dahil ediyor. Kısacası öyle "elimden bırakamadım, bir solukta bitti" diyeceğim cinsten, akıp giden bir hikâye beklemeyin. Ama eğer tarih, mitoloji ve gizemli konular ilginizi çekiyorsa, sizi araştırmaya iten bu tarzı sevebilirsiniz. Benim için farklı, bol notlu ve öğretici bir deneyim oldu.
Roman
Ölümsüz PiramitJavier Sierra · Pegasus Yayınları · 202114 okunma
Puan vermedi·208 syf.··
2026 10. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 21 Mart 2026 17:07
Dag Solstad’ın bu eserinde, sıradan bir adamın sıradan hayatına konuk oluyoruz. Kitap başladığında Singer (adını hiç öğrenemiyoruz) 34 yaşında ve hayatında yeni bir döneme başlamak için Notodden’e taşınıyor; orada bir kütüphanede çalışmaya başlıyor. “Yeni bir dönem” diyorum çünkü tıpkı bizler gibi onun da hayatı huzursuzluk, kafa karışıklığı, kendini bulamama ve aniden vazgeçilen planlarla dolu. Başkalarının karşısında kararlı ve net biri gibi durmaya çalışsa da, kendi içinde kararsız, kimliğini tam oturtamamış biri. Üstelik bundan rahatsız da değil gibi. Çocukluğundan taşıdığı utanç anları var; mesela bir gün attığı abartılı bir kahkaha sırasında amcasına yakalanması ve bu anın onda bıraktığı iz… Küçük bir an ama peşini hiç bırakmıyor. 34 yaşına kadar ne yapacağına tam karar verememiş, farklı işlerde savrulmuş biri Singer. Ve artık kalıcı bir şeylere tutunmak istiyor. Bu yüzden yeni bir şehir, yeni bir iş ve belki de yeni bir hayat kurma fikriyle kütüphanede çalışmaya başlıyor. Bu kitapta büyük olaylar yok. “Sonraki sayfada ne olacak?” merakı yok. Ama zaten meselesi de bu değil. Bence bu kitap, sıradanlığın o tuhaf ve naif mükemmelliğini taşıyor. Sıradan bir adamın, sıradan hayatına dışarıdan bakıyormuşsun gibi ilerliyor. Benim eleştireceğim tek nokta şu: Singer’ın zihnine, o ruh haline biraz daha yaklaşmak isterdim. Hislerini gördüm ama tam içine giremedim. Sanki bir camın arkasından izliyormuşum gibi… Yakındım ama dahil olamadım.
Felsefe
T. SingerDag Solstad · Jaguar Kitap · 2021397 okunma
Puan vermedi·416 syf.··
2026 7. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 27 Şubat 2026 17:49
“Buna dissosiyatif füg deniyor; yani kaçış. Bir tür kendi kimliğinden kaçma.” Kitaptaki bu alıntı beni en çok etkileyen yerlerden biri oldu. Travmatik bir olaydan sonra insanın başka bir kimliğe sığınması… Kendi çevresini terk edip yeni bir benliğe inanması… Ve bunu bilinçli bir tercih olarak değil, kontrolü dışında gelişen bir korunma mekanizması olarak yaşaması… İşte tam da burada kitap benim için sıradan bir psikolojik gerilim olmaktan çıktı. Bir insan delirdiğini ne zaman anlar? Ya da gerçekten anlar mı? Delilik dediğimiz şey nedir; bir kaçış mı, yoksa zihnin kendini koruma biçimi mi? Ve delirmeden önce insanda mutlaka bir değişim olur mu? Dışarıdan bakan biri bunu fark edebilir mi? Dr. Ellen Roth, Orman Kliniği’nde çalışan bir psikiyatrist. Şiddet mağduru bir kadın hastasının “Kara Adam” tarafından izlendiğini söylemesiyle başlayan süreç, iz bırakmadan ortadan kaybolmasıyla birlikte Roth’u da içine çeken karanlık bir kabusa dönüşüyor. O noktadan sonra sadece bir hastanın hikâyesini değil, zihnin sınırlarını okumaya başlıyoruz. Kitap boyunca en baskın duygu güvensizlikti. Sadece başkalarına değil, kendine bile güvenememe hissi… Okurken tahmin ettiğim şeyden bile şüphe ettim. Çoğu zaman Ellen gibi benim de kafam karıştı. Gerçekle kurgu, akılla delilik arasındaki çizgi sürekli yer değiştiriyordu. Evet, bir noktadan sonra sonunu tahmin edebildim. Ama yazarın ilk romanı olduğunu düşündüğümde kurduğu atmosfer ve zihinsel karmaşa benim için oldukça başarılıydı. İlmek ilmek örülen bir psikolojik gerilimdi bu. Deliliğin kıyısında değil… Tam ortasında geçen bir roman.
PsikiyatristWulf Dorn · Pegasus Yayınları · 201611,5bin okunma