Hristiyanlık çökünce bir dizi sahte peygamber ve onların temsil ettiği “-izm” sözde dinlerinin ortaya çıktığını gördük. Fakat bu “-izm” dinleri tevhid beklentisini tatmin etmeyince Avrupa, Amerika ve diğer ülke insanlarının bilinçdışında gerilim daha da arttı, onca ümitle kendilerini parçalanmışlıktan kurtaracağını sandıkları sahte peygamberler düş kırıklığı yaratınca bunlara yönelik devasa bir öfke birikmeye başladı. Fakat bu öfkenin hedefi, psikolojik bir savunma mekanizması olarak yer değiştirdi. Mesela Stalin, Lenin dönemlerini yaşamış ve komünizm idealine inanmış, hayatını o uğurda adamış bir Rus vatandaşın veya Mao’yu taparcasına yüceltmiş Çinliyi psikoanalize alsaydık neler izlerdik? Rejim çöktükten yapılan hatalar anlaşıldıktan, heykeller yıkıldıktan sonra bile, bazılarının iç dünyasında o Marx, Lenin, Mao yaşamaya devam etti çünkü başka dayanağı olmayanlar için idealizm, içi ne kadar boş olursa olsun, hala hayata bir anlam verebilir. Bu durumda bir yandan sözde kurtarıcı babaya, kurtarmadığı için öfke hissedilirken bir yandan da o öfke o işin doğası gereği, babaya yönetilemediği için, yer değiştirdi ve başka hedeflere yöneldi. Bu hedeflerden biri de bütün varyasyonları ile herhangi bir Tanrı fikri olabilir. Mantık şöyle işler: “Eğer olsaydın bana bütün acıları çektirmezdin, yok ol o zaman.” Ateizmin dinamiklerinden biri böyledir. Ama istendiği kadar Tanrı karşıtı, agnostik, ateist olunsun; bir Tanrı arketipi her insanın bilinçdışının derinliklerinde hâlâ varlığını sürdürür ve bu arketip; canlanmak, bilince yükselmek ister.